DIL VE ANLATIM

DIL VE ANLATIM,TÜRK EDEBİYATI VE İLKÖĞRETİM TÜRKÇE DERSLERİ KAYNAK SİTESİ

!-- ReklamStore kodu basla - dil ve anlatim yeni com 468x60 -->

BEŞ HECECİLER

BEŞ HECECİLERGENEL ÖZELLİKLERİ VE SANATÇILARI ESERLERİYLE BİRLİKTE ELE ALINDI
FARUK NAFİZ
HAN DUVARLARI
ENİS BEHİÇ KORYÜREK
HALİT FAHRİ OZANSOY

ORHAN SEYFİ ORON
 

       Beş hececiler önceleri aruz vezniyle yazmışlar daha sonra Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin ve Ali Canip Yöntem gibi  Milli edebiyatçıların da telkiniyle şiirlerinde hece veznini kullanmışlardır. Beş Hececiler şu sanatçılardan oluşur: Faruk Nafiz Çamlıbel, Enis Behiç Koryürek, Halit Fahri Ozansoy, Orhan Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç.
     Ulusal sanat ve tarih motiflerini ele alarak yaşanan hayat dilimleriyle örülü bir memleketçi edebiyat meydana getirmeye yöneldiler. Hece ile serbest müstezat yazmayı da denediler. Mısra kümelerinde dörtlük esasına bağlı kalmadılar, yeni yeni biçimler aradılar. Nesir cümlesini şiire aktardılar. Düzyazıdaki söz diziminin şiirlere de görülmesi Beş Hececiler’de çok rastlanan bir özelliktir. Şiirde sade ve özentisiz olmayı, süsten uzak kalmayı tercih eden Beş Hececiler şiire Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadele yıllarında başlamışlardır. Beş Hececiler ilk şiirlerinde aruz veznini kullanmışlar daha sonra heceye geçmişlerdir. Şiirde memleket sevgisi, yurdun güzellikleri, kahramanlık ve yiğitlik gibi temaları işlemişlerdir.
 
 
 
FARUK NAFİZ ÇAMLIBEL (1898 – 1973 )
 
      Şiir dilinde yeni bir söyleyiş çığırı açmış, hececi çağdaşlarının en üstünlerinden sayılmış, Beş Hececiler’in arasına sonra katılan fakat onların en başarılı ismidir. Ferdi konulara yönelmiştir. Şiirlerinde Anadolu’yu, memleket sevgisini anlatır. Şiirlerindeki başlıca temalar  aşk, hasret, tabiat, ölüm, kahramanlık ve ihtirastır. Lirik şiirleri de vardır. “Sanat” adlı şirinde, uygulamaya çalıştığı “Memleketçi Edebiyat” ın bir felsefesi vardır.  
 
 
Eserleri
Şiir:
Şarkın Sultanları (1919)
Gönülden Gönüle (1919)
Dinle Neyden (1919)
Çoban Çeşmesi (1926)
Suda Halkalar (1928)
Bir Ömür Böyle Geçti (1933)
Elimle Seçtiklerim (1934)
Akarsu (1937)
Tatlı Sert (Mizah Şiirleri, 1938)
Akıncı Türküleri (1938)
Heyecan ve Sükûn (1959)
Zindan Duvarları (1967)
Han Duvarları (Seçme Şiirler, 1969)
Oyun:
Canavar (1925)
Özyurt (1932)
Akın (1932)
Kahraman (1933)
Yayla Kartalı (1945)
 
Roman:
Yıldız Yağmuru (1936
 
 
 
 
Han Duvarları
 
“Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,
Bir dakika araba yerinde durakladı.
Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,
Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar…”
 
 
ENİS BEHİÇ KORYÜREK (1891-1949)
 
Şiire aruzla başlamıştır. Şiirlerini “Miras” ve “Güneşin Ölümü”adlı kitaplarda toplayan Enis Behiç, hece ile yazdığı ilk şiirlerinde aşk duygularına yer vermekle beraber, daha sonra Kurtuluş Savaşı yıllarında milli duyguları ve tarihi kahramanlıkları işleyen şiirler yazdı.
 
HALİT FAHRİ OZANSOY (1891-1971)
 
Şiirlerinde, konuşulan Türkçeyi başarıyla kullanmıştır. Derin bir melankoli ve karamsarlık taşıyan şiirlerinde  ferdi konuları işlemiştir. “Aruza Veda” adlı şiiriyle aruz veznini bırakıp heceye yönelmiştir. Şiir, roman, anı ve tiyatro türünde eserleri vardır.
 
Başlıca eserleri:
Baykuş, Efsaneler, Cenk Duyguları, Hayalet….
 
 
YUSUF ZİYA ORTAÇ ( 1896-1972)
     Yusuf Ziya da diğerleri gibi şiire aruzla başlamış, daha sonra heceye geçmiştir. Akbaba adlı mizah dergisini çıkartmıştır. Şiirlerinde günlük hayatın çeşitli görünümlerini sade bir dille işlemiştir.
 
Başlıca eserleri:
Akından Akına, Bir Rüzgar Esti, Yanardağ, Aşıklar Yolu’dur.
 
 
ORHAN SEYFİ ORHON (1890-1972)
 
Şiirlerinde daha çok şahsi konuları işleyen Orhan Seyfi milli konuları da işlemiştir. Şiirlerinde konuşma dilini başarıyla kullanmıştır. Bazı şiirlerinde halk şiirinin şiirlerini de kullanmıştır.
 
Eserleri :
Fırtına ve kar, Gönülden Sesler , Peri Kızı ile Çoban, O Beyaz Bir Kuştu…

MİLLİ EDEBİYAT GENEL ÖZELLİKLERİ

MİLLİ EDEBİYAT GENEL ÖZELLİKLERİ

ZİYA GÖKALP
TÜRKÇÜLÜĞÜN ESASLARI
MEHMET EMİN YURDAKUL
FUAT KÖPRÜLÜ
ÖMER SEYFETTİN
KAŞAĞI
EFRUZ BEY
YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU
KİRALIK KONAK
YABAN
NUR BABA
REŞAT NURİ GÜNTEKİN
ÇALIKUŞU
YAPRAK DÖKÜMÜ
HALİDE EDİP ADIVAR
SİNEKLİ BAKKAL
ATEŞTEN GÖMLEK
HANDAN


  

 

     
MİLLİ EDEBİYAT AKIMI (1911 -  1923)
      Milli Edebiyat akımı, 1911 yılında Selanik’te çıkarılmaya başlanan Genç Kalemler dergisi etrafında toplanan genç sanatçılar oluşturur. Bu yıllarda devlet siyasi yönden çöküntü içindedir. Bu dönemde memleketi kurtarmak için ortaya çıkmış olan Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük ideolojilerinden, Türkçülük fikrini seçerek, bunun savunuculuğunu yaptılar. Milli edebiyatçıların Türkçülüğü çeşitli alanlarda görülür.
      Bundan sonra İstanbul’da birbirini izleyen milliyetçe derneklerle “Türk Derneği”, “Türk Yurdu”, “Türk Ocağı” adını taşıyan dergiler bu akımın kültür ve edebiyat alanlarında birer yayın organı oldular.
Milli Edebiyat akımı, Birinci Dünya Savaşı yıllarında güçlenip taraftar toplayarak, hemen her türde birçok eserlerin yazılmasına yol açmıştır.
Milli Edebiyat akımının özellikleri şunlardır:
* Eserlerinde milli konulara yönelmişler, savaşların  (Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı) insanlarımız üzerindeki etkisini ve çöküntüsünü işlemişlerdir. Yerli ve milli konulara yer vererek Anadolu hayatını yansıtmışlardır.
* Dilde sadeleşme düşüncesini savunmuşlar ve bunu eserlerinde uygulamışlardır. Dili diğer dillerin etkisi altında kurtarmaya çalışmışlar, Türkçe karşılıkları olan Arapça, Farsça kelime ve tamlamaların kullanılmasına karşı çıkmışlardır. Yazı dilinde İstanbul Türkçesinin esas alınmasını ileri sürmüşler, süslü, sanatlı ve özentili söyleyişten kaçınmışlardır.
* Halk şiirinin nazım şekillerini kullanarak, gerçek şiirimizin halk şiiri, milli veznimizin hece vezni olduğunu ileri sürmüşlerdir.
* Bu dönem sanatçılarının bir kısmı şiirlerinde şahsi duyguları işlerken bir kısmı da şiiri Türkçülük görüşünü yaymak için kullanmıştır.
* Milli Edebiyatın hikaye ve nesir alanında yazarı Ömer Seyfettin’dir.
* Manzumeleri ve düşünceleriyle ona yön veren Ziya Gökalp; tarih ve edebiyat tarihi alanındaki temsilcisi de Fuat Köprülü’dür.
 
       Milli Edebiyat akımının gelişmesinde bir nokta ilginçtir. Başlangıçta Genç Kalemler’in görüşlerine karşı çıkan kimi Fecr-i Aticiler çok geçmeden bu akımı benimsemekle kalmazlar, olumlu bileşimlere varılmasını da sağlarlar. İki önemli konuda birleşmektedirler çünkü: Dil tutumu ve konu seçimi. Yakup Kadri Karaosmanoğlu Genç Kalemler’in Fecr-i Ati’cilere karşı genel bir saldırıyı başlattıklarına değindikten sonra bu konuda şunları söyler: “Oysa, biz, tam bunların istediklerini yapmakta olduğumuz kanatinde idik. Nitekim, hepimiz değilse bile, Refik Halit’le ben hikayelerimizi gittikçe sadeleşen bir Türkçe ile yazmakta ve hikayelerin konularını İstanbul şehrinin dar ve kozmopolit çevresine inhisar ettirmeyip bütün memleket hayatından almakta idik (…). Gerek Refik Halit’in gerek benim üslubum daima sadeliğe doğru gelişmekte idi ve bir gün gelecek, Genç Kalemler dergisinde Yeni Lisan denilen ağdasız ve temiz Türkçe’nin en munis örneklerini vermek – en az o derginin başyazarı Ömer Seyfettin kadar – bize nasip olacaktı ve yine günün birinde, bu cereyanın en büyük önderi Ziya Gökalp, eski edebiyatçıların da bulunduğu ber mecliste, kendisine: “Üstadım, lisanımızdan Farisi ve Arabi kaidelerine göre yapılan terkipleri çıkarıp atalım, mütalaasında bulunuyorsunuz. Fakat, şimdiye kadar genç ediplerimiz arasında bu şekilde yazı yazmaya kim muvaffak olabilmiştir? sualini soran Cenap Şahabettin’e, parmağının ucuyla beni göstererek: ’İşte bu!’ diyecekti.”
 
 
* Bu akamın başlıca temsilcileri şunlardır: Mehmet Emin Yurdakul, Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Reşat Nuri Güntekin, Refik Halit Karay, Halide Edip Adıvar, Fuat Köprülü.
 
ZİYA GÖKALP (1876 – 1924)
      Türkçülük cereyanının fikir alanında ileri gelen ismidir. Bu akımı bir sisteme bağlayan fikir adamı ve bu sistemi eserlerinde işleyen bir sanatçı olarak karşımıza çıkar. Eserleriyle “Türk milliyetçiliği”nin sınırlarını belirlemiştir. Milli edebiyatın fikir yönüyle temellerini oluşturmuştur. Türk milletinin, dil, edebiyat, din ve ahlâk yönüyle aynı kültürle yetişmiş kişilerden oluştuğuna inanır. Turancılık idealinin savunucusudur. Onun Türkçülüğü dil, edebiyat, din, iktisat, siyaset ve güzel sanatlar alanındadır.
     Edebiyatı, görüşlerini yaymada bir araç olarak kullanmıştır. Eserlerinde asıl amaç sanat değildir. Şiir ve nesir alanında eserleri vardır. Nesir alanında, destan, makale ve masallar yazmıştır.
      Eserlerini halkın anlayabileceği şekilde sade dille yazmıştır. Türk dilinin milli temeller üzerinde geliştirilmesi konusunda büyük çaba sarf etmiştir. Türkçe karşılıkları olan Arapça, Farsça sözcük ve tamlamaların atılmasını, halk diline yerleşmiş olanların da Türkçeleşmiş Türkçe olarak kabul edilmesi gerektiğini belirtmiştir. Ona göre milli vezin hece veznidir.
      Şiir kitapları; Kızıl Elma, Yeni Hayat, Altın Işık fikir sahasındaki eserleri ve nesirleri; Türk Töresi, Türkleşmek-İslamlaşmak-Muasırlaşmak, Türkçülüğün Esasları, Malta Mektupları, Türk Medeniyeti Tarihi, …
Türkçülüğün Esasları
 
XX. yüzyılın başında Batıcılık, İslamcılık ve Türkçülük akımları birbirleriyle savaşım içindedir. Batıcılar, Batılı değerleri kabul etmiş uluslararası bir Osmanlı toplumu; ulusçuluğu reddeden İslamcılar, ümmetçi ilkelere dayalı bir toplum yapısı önerirken; Türkçüler, ulusal devlet anlayışını savunuyorlardı. İşte Gökalp’in Türkçülüğün Esasları kitabındaki yazıları, bu akımlara karşı ulus ve ulusal devlet görüşünün bir savunusudur.
MEHMET EMİN YURDAKUL (1869-1944)
      Türk edebiyatında milliyetçilik akımının şiirdeki ilk temsilcisi sayılan Mehmet Emin Yurdakul, sade Türkçe ve hece ölçüsüyle toplum konularında manzumeler yazmıştır. Nazım şekilleri yönünden yeni olmayı benimsemiş hece sayısı bakımından uzun ölçüleri kullandığı için söyleyişte nesre yaklaşmıştır.
Şiirlerinde halkçılık ve milliyetçilik düşüncesi hakimdir. Şahsi duygulara ve tabiata yer vermez. Şiiri büyük halk kitlesine mal etmeye çalışmıştır.
Şiir kitapları: Türkçe Şiirler, Tan Sesleri, Turan’a Doğru, Ey Türk Uyan, Türk Sazı, Ordu’nun Destanı.
 
FUAT KÖPRÜLÜ (1890 – 1966)
      Önceleri Fecr-i Âti topluluğunda bulunmuş olan Fuat Köprülü, tarih ve edebiyat alanında ‘Batılı görüşe’ sahip ilk bilginimiz sayılır. Bir çok yabancı üniversite, akademi ve cemiyetlerde kendisine üyelik ve fahri doktorluk verilmiştir. İstanbul ve Ankara üniversitelerinde profesörlük yapmıştır.
Türk Edebiyatı Tarihinde Usül, Türk Edebiyatı Tarihi, Türk Dili ve Edebiyatı Hakkında Araştırmalar gibi eserleri mevcuttur.
Bunlardan başka edebiyat tarihi çalışmaları arasında; İlk Mutasavvıflar, Divan Edebiyatı Antolojisi adlı eserler önemlidir.
 
ÖMER SEYFETTİN
      Son devir Türk hikâyeciliğinin en büyük yazarlarından biri olan Ömer Seyfettin Yeni Lisan hareketinin savunucularındandır.
Ömer Seyfettin ününü ve okunurluğunu günümüzde bile sürdürebilecek bir hikâye geliştirir. Hikâyeleri realisttir. Konularını gerçek hayattan alır. Amacı toplum hayatındaki aksak yönleri ortaya çıkarmak ve milli şuuru kuvvetlendirmektir.
Hikâyelerinin bazılarında sosyal hayattaki gülünçlükleri karikatürize eder. Asıl önemi hikâyeleri destani özelliklere sahip olanlardır. Hikâyelerindeki önemli konulardan biri de “kahramanlık” tır. Türk Milletine  Balkanlarda yapılan zulümleri bildiği için hikayelerinde bu konuya sık sık  yer verir. Çocukluk anıları da hikâyelerindeki önemli konulardan biridir.
Hikâyelerinde kişilerin psikolojilerine, ruh tahlillerine önem vermez. Olaylar arasında güçlü bağlar kurar. Dili sade, süsten ve özentiden uzaktır.
Hikâyeleri : İlk Düşen Ak, Yüksek Ökçeler, Bomba, Gizli Mabet, Asilzadeler, Bahar ve Kelebekler, Beyaz Lale , Diyet , Kaşağı, Yalnız Efe, Nadan….
Efruz Bey adlı bir de romanı vardır.
 
      Kaşağı
      Ömer ve kardeşi Hasan, çocukluklarını büyük bir çiftlikte geçirmişlerdi. Küçük Ömer ve Hasan, en çok atlarla oynamayı, özellikle de onları tımar etmeyi seviyorlardı. Bunun için İstanbul’dan özel getirtilen KAŞAĞI’yı kullanıyorlardı.  Ama bir gün Küçük Ömer, çocukluk heyecanıyla KAŞAĞI’yı kırar ve suçu kardeşi Hasan’a atar. Babası bu olaydan sonra Hasan’a çok kızar ve ona:
-Yalancı, der…
Hasan, bu olaydan sonra içine kapanır ve bir gün hastalanır. İşte o zaman Ömer için zor günler başlar.
Efruz Bey
 
Küçük bir kalem dairesinde görev yapan Ahmet Bey, kendisini olduğundan daha asil ve saygın göstermeye çalışan, abartılı tavırlarıyla dikkat çeken bir devlet memurudur.  Meşrutiyet’in ilan edildiği sabah, coşkulu bir sevinçle dairesine gelir. Fakat hadiseyi saltanat idaresinin oyunu sanarak, Hürriyet coşkusuna katılmayan arkadaşlarının duyarsızlığına çok şaşırır.
Müthiş ve yüksek sesli sloganlarıyla herkesi bir anda coşturur. Kimse ne olduğunu bilmeden gittikçe kalabalıklaşan bu topluluğa ayak uydurur. Ahmet Bey, bir anda Hürriyet kahramanı oluvermiştir. Öyle ki sıradan olarak gördüğü Ahmet isminin bile kahramanlığını taşıyamadığını düşünür ve adını “ışık saçan” anlamına gelen “Efruz” ile değiştirir.
Daha birçok abartılı olaylar yaşanır. Sokaklar, caddeler Efruz Beyin konuşmaları için dolar, taşar. Ta ki gerçek İttihat ve Terakki Cemiyeti dairelerine çağırana kadar…
 
YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU (1889-1974)
     Hikâye, roman, deneme, makale ve anı türlerinde eserler veren Yakup Kadri, Fecr-i Âti topluluğunda bulunmuş ve topluluğun dağılmasından sonra Milli edebiyat akımında yer almıştır. Fecr-i Âti topluluğunda bulunduğu müddetçe bu topluluğun özelliklerini benimsemiş ve ferdiyetçi sanat anlayışına sahip olmuştur.
       Eserlerinde sağlam bir gözlemcilik ve kuvvetli bir realizm görülür. Eserleri teknik olarak mükemmeldir. Karakterleri başarıyla canlandırır. İlk eserlerinde mistik hava sezilir. 1916’dan sonra yurt gerçeklerini ve milli duyguları işleyen hikâyeler yazmıştır.
Romanlarında işlediği belli başlı konular Türk toplumunun yaşayışı ve problemleridir. Toplumdaki bunalımları, problemleri, aydın- halk çatışmasını dile getirmiştir.
    Tanzimat’tan Cumhuriyete kadar olan dönemde Türk toplumundaki değişiklikleri işlemiştir.
İlk romanı olan Kiralık Konak‘ta toplumumuzda Batılılaşma ile birlikte kuşaklar arasında meydana gelen düşünce, duygu ve dünya görüşü ayrılıklarını, toplumsal çözülüş kavramını temel alarak, bir konağın dağılışı etrafında verir. Satılığa çıkarılan konağın, bu değişimle farklı yerlere savrulmuş bazı kişileri, Tanzimat’tan Meşrutiyet’e uzanan bir kopuş süreci içinde, İstanbulun giyen, ölçülü ve namuslu kişiler olmaktan çıkıp, sırtlarına geçirdikleri redingotlarıyla romancının deyişiyle “riyakar, yarı uşak ve adi” bir kuşağın temsilcisi haline gelirler.
Bir Sürgün’de: II Abdulhamit’e karşı Paris’e kaçan Jön Türkler.
Nur Baba’da; tekkelerin  toplumda sebep olduğu yıkıntılar,
Hüküm Gecesi’nde; II Meşrutilet’ten sonraki parti kavgaları,
Sodom ve Gomore’de ; İstanbul’un işgali sırasındaki bozgunculuk anlatılır.
Yaban’da ; İstiklâl Savaşında Anadolu köylerinden biri tasvir edilir.
Ankara’da; yeni kurulan Ankara’nın durumu anlatılır.
Panaroma’da ise inkılaplarla birlikte  politika , toplum ve kültür hayatımız çizilir.
Başlıca hikâyeleri: Bir Serencam, Rahmet, Milli Savaş Hikâyeleri’dir.
Erenlerin Bağından  ve Okun Ucundan’da ise mensur şiirleri yer alır.
Vatan Yolunda, Zoraki Diplomat, Gençlik  ve Edebiyat Hatıraları adlı anı türünde eserler vardır.

     KİRALIK KONAK / Yakup Kadri
      Naim Efendi Osmanlı terbiyesiyle yetişmiş, nâzırlığa kadar yükselmiş bir tiptir. Kızı, damadı ve torunlarıyla birlikte yaşamaktadır. Damadı, bir kazasker  ailesi çocuğu olduğu halde korkunç bir tepkiyle aşırı derecede garp hayatını taklide çalışır, çocuklarını bu süratte yetiştirir. Kızı Seniha Edebiyat-ı Cedide kitaplarını okuyan, o edebi cereyanın vücuda getirdiği bir tiptir. 1908’den evvelki hayatın sıkılığı bir dereceye kadar Seniha’yı baskı altında bulundururken bu tarihten sonra hayatta başlayan serbestlik onu bazı maceralara sürüklemiştir. Hasretini çektiği Avrupaya kaçmış , oradan dönüşünde, o hayatın bir taklidini yaşamaya başlamıştır.
YABAN/ Yakup Kadri
Millî Mücadele sırasında Orta Anadolu’da bir köy. Tanzimat aydınının sosyo-psikolojik özelliklerinin uzantılarını taşıyan Ahmet Celal. Kendini kurtarıcı olarak gören, halkı eğitmeyi (ya da adam etmeyi) görev edinmiş, kafasında yarattığı gerçekle yaşanan gerçeğin çatışması sonucu “yaban”laşan tipik aydın.
Ahmet Celâl, bir paşa oğludur. Yedeksubay olarak katıldığı Birinci Dünya Savaşı’nda bir kolunu kaybetmiştir. Daha otuz beş yaşına basmadan her şeyin bittiğini; aşkın, arzunun, umut ve tutkunun sönüp gittiğini kendi içinde duymuştur. İstanbul’a İngiliz’lerin girmesi üzerine, emireri Mehmet Ali’nin çağrısına uyarak, onun Orta-Anadolu’da Porsuk çayı kıyısındaki köyüne gidip yerleşir. Köylü için Ahmet Celâl yabandır. Köylü kızı Emine’yi sevmeye başlar; oysa Emine, Mehmet Ali’nin kardeşi İsmail’in karısıdır. Köye Yunan ordusu girer. Ahmet Celâl, Emine ile birlikte, bu toptan öldürme çemberinden sıyrılıp kaçmak ister. Yaralanırlar. Geceyi bir mezarlıkta geçirirler. Sabahleyin yola çıkacaklardır; fakat Emine kımıldamayacak kadar ağır yaralıdır. Ahmet Celâl onu bırakır ve bilinmeyen bir yöne doğru gider.
 
    
 NUR BABA/ Yakup Kadri
 
      Vaktiyle toplumumuzdaki en önemli kültür müesseselerinden biri olan Bektaşi tekkelerinin İmparatorluğun son zamanlarındaki bozuluşu Nur Baba’da gözler önüne serilir. Dionysos törenlerinin benzeri “zevk ve sefahat sanatının, buse ve aşk ilminin” Bektaşi “Ayin-i Cem”lerinde tasviri vardır bu eserde.
       Nur Baba, bir Bektaşi şeyhidir. Kara sakalı, güzel sesli, zevk ve şehvet düşkünü bir adamdır. Gözlerinde ve sesinde kadınları büyüleyen bir güç vardır. Çıkarlarıyla zevklerini birleştirmesini bilmektedir. Tekkeye düşen zengin ve güzel kadın müritler onun elinden servetlerini ve kendilerini kurtaramaz olurlar. Nur Baba, ilkin, ölen şeyhin karısı Celile Bacı ile evlenerek tekkeye şeyh olur; sonra Ziba Hanımefendi’nin servetini tüketir; daha sonra Nigar’ı ele geçirir. Nigâr, Nur Baba uğrunda kocasını, çocuklarını, toplum içindeki yerini bırakır, bütün servetini de tekkeye verir. Yaşanan düzensiz hayat yüzünden birkaç yıl içinde Nigâr da yıpranır; Nur Baba bir gün onu da bırakır ve Süheylâ adında genç bir kızla evlenir.
 
REŞAT NURİ GÜNTEKİN (1892 – 1956 )
Ününü “Çalıkuşu” romanıyla kazanan Reşat Nuri, Milli edebiyat akımından etkilenen sanatçılardandır. Çalıkuşu romanının asıl konusu romantik aşktır. Feride adında genç bir öğretmenin Anadolu köylerinde karşılaştığı zorluklar ve köylerdeki insanların yaşayışları anlatılır.
Eserlerinde, yanlış Batılılaşma anlayışının, batıl inançları, yurdun çeşitli yerlerindeki hayat sahnelerini işlemiştir. Anadolu’’un yerli hayatını ve kişilerin başarılı bir şekilde yansıtmıştır.
Roman, hikâye ve gezi yazısı türünde eserleri vardır. Romanlarında güçlü bir gözlemciliğe dayanan realizm ve canlı bir uslüp vardır. Kahramanları genellikle tek boyutludur. Ruh tahlillerinde başarılıdır. Eserlerinde konuşma dili hakimdir.
Başlıca romanları:
Çalıkuşu, Dudaktan Kalbe, Gizli El, Acımak, Eske Hastalık, Yaprak Dökümü, Akşam Güneşi, Damga, Miskinler Teknesi, Bir Kadın Düşmanı.
Hikâye kitapları:
Tanrı Misafiri, Sönmüş Yıldızlar, Eski Ahbap, Boyunduruk.
Gezi yazıları:
Anadolu Notları
Tiyatro eserleri:
Hançer, Eski Borç, Gözdağı, Balıkesir Muhasebecisi, Taş Parçası, İstiklâl….
 
     ÇALIKUŞU / Reşat Nuri Güntekin
      Feride, bir subayın kızıdır. Küçük yaşta annesi ve babası ölür. Teyzesinin korumasıyla, “Notre Dame de Sion” Fransız yatılı okulunda okur. Çok haşarı olduğu için, okulda ona “Çalıkuşu” adını takarlar. Yaz tatillerini teyzesinin Kozyatağı’ndaki köşkünde geçirir. Teyzesinin oğlu Kâmuran, yakışıklı, sarışın bir delikanlıdır. Zamanla birbirlerini sever, nişanlanırlar. Feride, düğün günü, çarşaflı bir kadının getirdiği mektuptan, Kâmuran’ın İsviçre’de iken Münevver adında hasta bir kızla ilişkisi olduğunu, Kamuran’ın ona evlenme vaadinde bulunduğunu öğrenir. Her şeyi yüzüstü bırakıp kaçar. Öğretmenlik yaparak, Anadolu’nun Zeyniler köyü, Bursa, Çanakkale, İzmir, Kuşadası gibi çeşitli köy, kasaba ve şehirlerinde dolaşır. Güzelliği başına dert açar, her gittiği yerde karşısına bir erkek çıkar, dedikodular olur: Bursa’da bir musiki öğretmeni, Çanakkale’de bir kurmay subay, vb…Zeyniler köyünde iken tanıştığı ihtiyar doktor Hayrullah Bey’le Kuşadası’nda ikinci kez karşılaşır. Babacan bir adam olan Hayrullah Bey, Feride’yi kızı gibi korur; halkın dedikodusu üzerine, dış görünüşü kurtarmak için, onunla kâğıt üzerinde evlenir; fakat aralarındaki ilişki bir baba-kız ilişkisidir.
Feride, öğretmenliğe başlayınca bir “günlük” tutmuş bütün bu maceralı hayatı defterine günü gününe yazmıştır. Hayrullah Bey bu defteri bulur, okur ve saklar. Hastalanınca, Feride’ye kendisinin ölümünden sonra ara sıra teyzesinin yanına gitmesini ve verdiği kapalı bir zarfı Kâmuran’a teslim etmesini vasiyet eder. Hayrullah Bey’in ölümünden sonra, Feride vasiyeti yerine getirir, kısa bir süre için teyzesinin yanına gider, zarfı Kâmuran’a verir. Zarfın içinde Hayrullah Bey’in bir mektubu ile Feride’nin “günlük”ü vardır. Hayrullah Bey, Kâmuran’a yazdığı mektupta, Feride’yi bir daha bırakmamasını salık vermektedir. Kâmuran, mektubu ve defteri gece sabaha kadar okur, her şeyi okur, her şeyi öğrenir, ertesi gün yola çıkacak olan Feride’yi bir daha bırakmaz, ikisi evlenirler.
YAPRAK DÖKÜMÜ/ Reşat Nuri Güntekin
 
Ali Rıza Bey namuslu bir memurdur. İşinden çıkarılmıştır. Fikret, Neclâ, Leylâ adında üç kızı; Şevket adında bir oğlu vardır. Şevket bir bankada memurdur. Evin bütün yükü onun üstündedir. Üstelik bir de Ferhunde adlı daktilocu bir kız ile evlenmiştir. Leylâ, Neclâ ve Ferhunde modern hayat ve eğlence düşkünüdürler. Haftada iki gece evde toplantı yapılmaktadır. Şevket bütün bu masrafları karşılamak zorundadır.
Evin gidişini beğenmeyen Fikret, Adapazarı’nda yaşlı ve birkaç çocuklu dul bir adamla evlenir; böylece, ağacın yapraklarından biri düşer. Şevket, bankadan aldığı paraları ödeyemeyerek bir buçuk yıl hapse mahkum olur; böylece, ağacın ikinci yaprağı da düşer. Şevket hapiste iken karısı kaçar, ağacın bir yaprağı daha düşmüş olur. Neclâ, kendini zengin gösteren bir Suriyeli ile evlenir, Suriye’ye gidince eşinin birkaç hanımının olduğunu görür, böylelikle, ağacın dördüncü yaprağı da düşer. Leylâ kötü yola sapar; Ali Rıza Bey, kızını evden kovar; son yaprak da böylece düşer.
Leylâ bir avukatla yaşar. Annesi de onunla birlikte oturmaktadır. Ali Rıza Beye hafif bir inme iner. Hastaneye yatar. Leylâ, bir gün Ali Rıza Bey’i hastaneden alır, kendi oturduğu lüks apartmana götürür. Ali Rıza Bey artık Leylâ’nın yanında yaşamaktadır, sıkıldığı zaman onu araba ile gezmeğe çıkarmaktadırlar. Yalnız, ara sıra, eski kahve arkadaşları ile göz göze gelmesi onu üzmektedir.
 
 
 
 
 

HALİDE EDİP ADIVAR( 1884-1964)

    İlk zamanlar İngiliz edebiyatının etkisinde romanlar yazdı. Bu romanlarında aşk konusu işlemiş, kadın psikolojisi üzerinde durmuştur. Sonra Türkçülük akımını benimsedi. Milli edebiyat akımının tanınmış romancısı ve hikâyecisidir… Romanlarında Kurtuluş Savaşını işlemiştir. Ünlü Sultanahmet mitingi ile halkı coşturmuş, Mitingi Mücadelenin bizzat içinde rol almıştır.
     Gözlem, tasvir ve tahlillerde başarılıdır.
     Sosyal çevreye  önem verir. Dağınık, düzensiz bir üslubu vardır. Dili kullanmada başarılıdır, roman kahramanları genellikle kadınlardır. Kadın kahra­manlar üstün özelliklere sahiptir. Karakter bulmakta başarılıdır.
Romanları: Handan(Aşk), Yeni Turan (İdealize  edilmiş bir kadının düşünce serüveni); Ateşten Gömlek, Vurun Kahpeye.(İstiklâl Savaşını, Yunan Zulmünü Anlatır.) Sinekli Bakkal, (Türkiye’nin toplum yaşantısını yansıtır.) Tatarcık.
Tiyatroları: Kenan Çobanları, Maske ve Ruh.   
Anıları: Türk’ün Ateşle İmtihanı (İstiklâl Savaşı yılları), Mor Salkımlı Ev( Çocukluk günleri).
Hikâyeleri : Dağ Çıkan Kurt, Harap Mabetler.
İncelemeler : İngiliz Edebiyatı Tarihi.
 
SİNEKLİ BAKKAL/ Halide Edip Adıvar
Abdülhamit devrinde, Sinekli bakkal mahallesinin imamının kızı Emine, aynı mahallede bakkallık yapan karagözcü ve ortaoyuncu Tevfik ile, babası istemediği halde, evlenir. Tevfik, ortaoyununda “zenne” (kadın) rolüne çıktığı için “kız Tevfik” diye anılmaktadır. İmam çok bağnaz bir adamdır. Onun eğitim ile yetişmiş bulunan Emine kocasıyla geçinemeyerek yine babasının evine döner. Tevfik, İstanbul’un ünlü bir sanatçısı olur. Bir gün oyunda karısının taklidini yaptığı için İstanbul’dan sürülür. Emine’nin Tevfik’ten bir kızı olur., adını Rabia koyarlar. İmam, Rabia’yı  din eğitimi ile yetiştirir, hâfız yapar. Rabia Abdülhamit’in Zaptiye Nâzırı Selim Paşa ile karısı Sabiha Hanım tarafından korunmaktadır. Olağanüstü güzel bir sesi olan kıza, aynı konağa gidip gelen mevlevi şeypi Vehbi Dede alaturka musiki dersi verir. Paşa’nın oğlu Hilmi’ye piyano dersi vermek için konağa gelip giden İtalyalı piyanist Peregrini, kızın sesine hayran olur. Ünü bütün İstanbul’u tutan Rabia, Kuran ve Mevlit okumak için cami cami dolaşmakta ve bütün kazancını İmam’a vermektedir. Günün birinde kızın babası Tevfik sürgünden döner, Sineklibakkal’daki eski bakkal dükkanını yeniden açar. Rabia da dedesinden ayrılır, babasıyla oturmaya başlar. Kızın sanatına hayran olan Vehbi Dede ve Peregrini, Tevfik’in evine gidip gelmeye başlarlar. Rabia, Kuran’ı, hele Mevlit’i öylesine üstün bir sanatla okumaktadır ki, Doğu musikisinde âdeta bir çığır açmıştır. Bu yıllarda Türkiye’de “Genç Türkler”, Abdülhamit’in istibdadını kaldırmak için gizli gizli çalışmaktadırlar. Ortaoyununda zenne rolüne çıkan Tevfik, bir gün kadın kılığına girip, “Genç Türkler”in Avrupa’dan gelen ihtilâlci gazetelerini Fransız postanesinden alırken yakalanır. İş meydana çıkınca , Hilmi ile Tevfik Şam’a, ötekiler de Yemen’e ve Fizan’a sürülür. Babasının oyun arkadaşı bir cüce ile yalnız kalan Rabia’yı sevmeye başlayan Peregrini, o günlerde ölen annesinden kalan serveti alarak İstanbul’a yerleşir. Müslüman olur, Osman adını alır ve Rabia ile evlenir. Bu yıllarda imam da ölür; Rabia kendi çevresinden ayrılmak istemez, İmam’dan kalan eve yerleşirler. Abdülhamit’e tam bir görev duygusuyla bağlı bulunan ve padişah aleyhinde çalışanlara türlü işkenceler ettirmekten çekinmeyen Selim Paşa, kendi oğlunu da sürdükten sonra, yavaş yavaş değişmeye başlar. Babalık ve insanlık duyguları uyanır, görevinden ayrılır. 1908’de Meşrutiyet ilân edilence Tevfik sürgünden döner; Rabia’nın bir çocuğu olmuştur; Sinekli bakkal’da yine eski mutlu hayat başlar.
ATEŞTEN GÖMLEK/ Halide Edip Adıvar
İzmir’in işgali sırasında kocası ve çocuğu Yunanlılar tarafından öldürülen Ayşe, bir İtalyan ailenin yanına sığınarak,  İstanbul’a, akrabası Peyami’nin yanına gider. Ulusal coşku içinde çalkanan İstanbul’da protesto mitingleri yapılmaktadır. Ayşe, Peyami ve Peyaminin arkadaşı Binbaşı İhsan, Kuvâ-yı Milliye’ye katılmak üzere Anadolu’ya geçerler. Peyami ile İhsan, hastabakıcılık yapan hemşire Ayşe’yi içten içe sevmeye başlamışlardır. Bu aşk, her ikisi için de bir “ateşten gömlek” olmuştur. Anası babası Yunanlılar tarafından öldürülen köylü kızı Kezban da, karşılık görmeyen bir aşkla İhsan’ı sevmekte ve Ayşe’yi kıskanmaktadır. Savaşta İhsan ile hemşire  Ayşe ölür; bacaklarından ve başından yaralanan Peyami de, Ankara’da Cebeci hastanesinde ölür.
 
HANDAN / Halide Edip Adıvar
Handan, kolej okumuş ayrıca özel derslerle yetişmiş bir kızdır. Ders aldığı Nâzım, II. Abdülhamit istibdadına karşı içinde bağımsızlık ve meşrutiyet istekleri besleyen ülkücü bir adamdır. Düşünce ve mücadele arkadaşı olabileceğini umduğu Handan’la evlenmek ister. Handan, kendisini aşktan başka maksatlarla isteyen Nâzım’ı reddeder; Hüsnü Paşa adında birisiyle evlenir. Bir Jurnal üzerine tutuklanan Nâzım, hapishanede Handan’a iki mektup yazıp sonra da kendini öldürür. Hüsnü Paşa, zengin bir adamdır. Handan’la evlenişi bile, sırf onun maddi varlığını beğendiği içindir. Karı koca Avrupa’da yaşamaktadırlar. Handan’ın derin duyarlılığı, zekası , kocasını tekeli altına almak isteyişi Hüsnü Paşa’yı sıkmaya başlamıştır. Paşa, karısıyla  her gün kavga çıkartmakta, ona hakaret etmekte, artık eve bile uğramamaktadır. Handan, mağrur olduğu için, her şeye rağmen kocasına sadık kalmaktadır. Sonunda beyin hummasına yakalanır, bütün belleğini kaybeder. İşte o zaman , bilinçaltındaki  bir sevgi- kendini göstermeğe başlar. Belleği yerine gelince, Refik Cemal’e karşı duyduğu aşkıyla, çok sevdiği yeğeni Neriman’a ve onun iki çocuğuna karşı olan görevi arasında çırpınır, türlü yürek acıları içinde ölüme kadar sürüklenir.

FECR-İ ATİ EDEBİYATI DERS KONUSU SİZLERİ BU SAYFADA BEKLİYOR.

FECR-İ ATİ EDEBİYATI BÜTÜN YÖNLERİYLE SANATÇI VE ESERLERİYLE GENEL ÖZELLİKLERİYLE VE DİĞER DÖNEMLERLE ARALARINDAKİ BENZERLİK E FARKLILIKLARLA ELE ALINMIŞTIR.

FECR-İ ATİ (GELECEĞİN DOĞUŞU) GENEL ÖZELLİKLERİ
AHMET HASİM
PİYALE – GÖL SAATLERİ
REFİK HALİT KARAY
MEMLEKET HİKAYELERİ



HALK EDEBİYATI

  

 

       FECR-İ ÂTİ TOPLULUĞU (1909 – 1912)
     1901’de Servet-i Fünun dergisi kapatıldı. Bu dergi etrafında bir araya gelen Servet-i Fünun topluluğu dağıldı ve bir daha toparlanamadı.
      Bu yıllarda genç yazarlardan bazıları Fecr-i Ati Edebiyatı oluşturmak için bir araya geldiler. Onlar Edebiyat-ı Cedide’ye tepki olarak doğan bir akım olduğunu iddia etmiş, batıdaki benzerlerinde olduğu gibi belli ilkeler çevresinde birleşen bir yazın topluluğu biçiminde ortaya çıkmıştır.
       24 Şubat 1909’da sanat anlayışlarını, amaç ve ilkelerini bir bildiriyle açıklayan topluluk şu adlardan oluşmuştur: Ahmet Samim, Ahmet Haşim, Emin Bülent Serdaroğlu, Emin Lami, Tahsin Nahit, Celal Sahir, Cemil Süleyman, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Refik Halit Karay, Şahabettin Süleyman, Abdülhak Hayri, İzzet Melih Devrim, Ali Canip Yöntem, Ali Süha Delilbaşı, Faik Ali Ozansoy, Fazıl Ahmet Aykaç, Mehmet Behçet Yazar, Mehmet Rüştü, Fuat Köprülü, Müfit Ratip, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, İbrahim Alaettin Gövsa. Bu üyelerden kimileri anlaşmazlık ya da başka nedenlerle topluluktan ayrılmışlardır. 1912 sonlarında dağılan topluluğa önce simgesel olarak Faik Ali, sonra sırasıyla, Fazıl Ahmet, Hamdullah Suphi ve Celal Sahir başkanlık etmişlerdir. Bu topluluk yayınladıkları bir bildiri ile sanat anlayışlarını ortaya koydu. Buna göre başlıca özellikleri şunlardır:
* “Sanat, şahsi ve muhteremdir (saygıdeğerdir).” Gayelerinin sanata ve edebiyata hizmet etmek olduğunu açıklayan Fecr-i Âti topluluğu, Servet-i Fünuncuları yeteri kadar Batı edebiyatı yanlısı olmamakla suçladı. Batıdaki edebiyat topluluklarından faydalanmak gayeleri arasındadır.
* Eserlerinde aşk ve tabiat konusunu işlediler. Duygulu ve romantik bir aşkı dile getirdiler. Gerçekten uzak tabiat tasvirleri yaptılar. Bu konuda fazla bir yenlik yapamadılar.
* Kendilerine Fransız edebiyatını örnek aldılar. Yurdun sanata ve bilime ihtiyacı olduğunu düşünerek, edebiyatın önemini ve ciddiyetini halka anlatmak gerektiği fikrini savundular.
* Fransız sembolistlerinden etkilendiler.
* Dil ve üslup yönünden Servet-İ Fünuncularla aynı doğrultudaydılar. Onların da dili ağır, sanatlı ve süslüdür. Arapça, Farsça ve tamlamalarla doludur.
Sonuç olarak, Fecr-i Âti topluluğu Servet-i Fünun topluluğunun devamı olmuştur. Köklü bir yenilik, orjinallık sağlayamadıkları için ve sanat anlayışlarında birlik ve bütünlük olmadığından 1912’de dağılmışlardır. Dağılan sanatçıların bir kısmı Milli Edebiyat akımına dahil olurken bir kısmı da bağımsız olarak sanat yaşamına devam etmiştir.

AHMET HAŞİM (1884 – 1933)
     Fecr-i Ati topluluğunun en dikkate değer şairlerindendir.     
     Fecr-i Âti topluluğunun dağılmasından sonra sanat hayatını bağımsız olarak sürdürdü. Piyâle adlı şiir kitabının önsözünde, şiir hakkındaki düşüncelerini, “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar” başlığı altında yayımladı.
     Haşim’e göre şiir duyulmak, hissedilmek için yazılmalıdır. Bu, şiirin asıl özelliğidir. Şiirde musiki anlamdan önce gelir. Şiir anlaşılmak için değil, duyulmak, hissedilmek içindir, şiirde anlam aranmaz.  Şiirin dili musiki ile söz arasında ve sözden ziyade musikiye yakındır. Şiirde bir dil bir açıklama vasıtası değildir; telkin görevi görür.
      Hâşim, şiirlerinde dış dünyayı, kendi iç dünyasıyla birleştirir ve iç dünyasında, ruhunda aldığı şekillerle yansıtır. Dış dünyaya ait izlenimlerini kendi iç dünyasında şekillendirerek ortaya çıkarır. Ona göre şiirin kaynağı “şuuraltı”dır.
     Hâşim yaşadığı âlemde mutlu değildir. Onda iç dünyaya çekiliş, realiteden kaçış hakimdir. İçinde bulunduğu hayattan uzaklaşıp hayali bir aleme sığınma arzusu vardır. “O Belde” adlı şiiri bu arzunun güzel bir örneğidir. Edebiyatımızda sembolizmin en önemli temsilcisi durumunda olan. Hâşim, sanat için sanat görüşüne bağlı kalmıştır. Şiirlerindeki tabiatla ilgili kavramlar; akşam, gurûb (güneşin batışı), şafak, mehtap, gece, göller, ormanlar, yıldızlar olarak karşımıza çıkar.
       Hece veznini daha sıradan bir vezin olarak nitelendiren Hâşim, bütün şiirlerinde aruz veznini kullanmıştır.   Hece veznini musiki bakımından yetersiz bulur. Dili süslü ve sanatlıdır. Son dönemlerindeki şiirlerinde sadeleşme görülür. En çok serbest müstezat nazım şeklini kullanmıştır. Şiirleri Piyale ve Göl Saatleri adlı eserlerinde toplanmıştır.
Hâşim edebiyatımızda nesirleriyle de tanınır. Nesirlerinde dili oldukça başarılı bir şekilde kullanmıştır, şiirsel bir hava hakimdir.
        Tanpınar, Haşim’in gerek şair gerekse estetik olarak genç kuşak üzerinde geniş etkisi olduğunu belirtmekte ve şöyle demektedir: “Biz, bugünkü nesil, fikir ve sanat hayatına, Haşim’in yıldızı altında girdik. Tefekkür ve tahassüsüsmüzde ‘Piyale’ ve ‘Şi’r-i Kamer’ şairinin büyük tesirleri oldu. İlk yazılarımızı onun etrafında yazdık.”
    Gezi notları, fıkraları, makaleleri ve sohbetlerinin toplandığı nesir türündeki eserleri şunlardır:
Şiir:
Göl Saatleri (1921), Piyâle (1926)
Öteki yapıtları:
Bize Göre (1928), Gurebâhâne-i Laklakan (1928), Frankfurt Seyahatnamesi (1933)

 
Piyale ve Göl Saatleri
 
… Şiirlerinin hepsi bu küçük kitaptakilerden ibarettir. Fıkraları, makaleleri ve mektuplarından oluşan nesirleri daha hacimlidir
 
 
MERDİVEN
Ağır, ağır çıkacaksın bu merdivenlerden, 
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak, 
Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak… 
Sular sarardı… yüzün perde perde solmakta, 
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta… 
Eğilmiş arza, kanar, muttasıı kanar güller; 
Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller, 
Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer? 
Bu bir lisan-i hafidir ki ruha dolmakta, 
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta…
                                              (Ahmet Haşim)

 
     
 

REFİK HALİT KARAY (1888 – 1965)
       Kırka yakın kitabıyla, Türk edebiyatının en verimli isimlerinden olan Refik Halit Karay, yaşamının uzun yıllarını sürgünde geçirmiş bir yazardı.      Edebi hayatı çeşitli gazetelerdeki yazıları ve fırkalarıyla başlayan Refik Halit Karay, Fecr-i Âti edebiyatından sonra da Milli Edebiyat akımı içinde yer almıştır. Önce hikayeler yazan ve sonra romana geçen yazar, eserlerini bağımsız bir şahsiyet olarak vermiştir.
      İlk yazılarında günlük hayatı dile getirmiş, hayatın gülünç yanlarını karikatürize ederek ifade etmiştir. Sosyal hayattaki çarpıklıkları zeki ve nükteli bir şekilde anlatmıştır. Hikaye ve romanlarında insanların kurnazlık ve menfaatçilik yönlerini ortaya koymuştur. Eserlerinde mizah ve eleştiri vardır. Eserlerinin en önemli özelliği hicivdir. Şahısları kendi sosyal çevreleri içinde ele alır. Eserlerinde konuşma dilini kullanır.
     Refik Halit çok güçlü bir gözlemcidir. Olayları ve karakterleri en ince ayrıntılarına kadar inceler. Eserlerinde kişilerin iç dünyalarına, ruh tahlillerine ait tasvirler çok az görülür.
     Onun, “Memleket Hikayeleri” edebiyatımızda ilk başarılı Anadolu hikayeleridir. Dili sadedir. Bu hikayelerinde Anadolu hayatını yakından gözlemlemiş ve tüm canlılığı ile ortaya koymuştur. Hatay’daki sürgün yıllarında yazdığı “Gurbet Hikayeleri” de bir başka önemli eseridir.
Romanları:
Sürgün, Nilgün, Çete, Bugünün  Saraylısı, Kadınlar Tekkesi, İstanbu’un İç Yüzü, Anahtar…
Hikayeleri:
Memleket Hikayeleri, Gurbet Hikayeleri.
Hiciv ve Mizah Yazıları:
Deli, Kirpinin Dedikleri, Sakın Aldanma İnanma Kanma.

     
     

     Memleket Hikayeleri
 
     Memleket Hikayeleri Türk edebiyatında Anadolu’nun ilk gerçek hikayeleridir. Anadolu “Memleket Hikayeleri’nde bütün gerçek varlığı ve iç dünyasıyla karşımıza getirilmiştir.

SERVET-İ FÜNÛN EDEBİYATINA DAİR TÜM MEVZUAT BURADA

SERVET-İ FÜNÛN EDEBİYATINA AİT BÜTÜN DERS KONUSU BU SAYFANIN ALTINDA SİZLERE SUNULMUŞTUR.BU SAYFAYI OKURSANIZ SERVETİ FÜNUNA DAİR EKSİK KONU KALMAYACAKTIR.

SERVET-İ FÜNÛN EDEBİYATI (EDEBİYAT-I CEDİDE) GENEL ÖZELLİKLERİ
BATI EDEBİYATINDAN ALINAN NAZIM ŞEKİLLERİ (SONE/TERZA-RİMA)
SERVET-İ FÜNÛN SANATÇILARI – TEVFİK FİKRET
RÜBAB-I ŞİKESTE
CENAP ŞAHABETTİN
TİRYAKİ SÖZLERİ
HALİT ZİYA UŞAKLIGİL
KIRIK HAYATLAR
AŞK-I MEMNÛ
MAİ VE SİYAH
MEHMET RAUF
EYLÜL
HÜSEYİN CAHİT YALÇIN
TOPLULUK DIŞI SANATÇILAR – HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR
ŞIPSEVDİ
ŞIK
MEHMET AKİF ERSOY
SAFAHAT
AHMET RASİM
ŞEHİR MEKTUPLARI
  

 

SERVET-İ FÜNUN EDEBİYATI
(EDEBİYAT-I CEDİDE)
(1896 – 1901)

      

Servet-i Fünun, daha önce Ahmet İhsan tarafından çıkarılan bir fen dergisidir. Recaizade, 1895 sonlarında derginin başına Tevfik Fikret’i getirir.

      Tanzimat’la birlikte başlayan edebiyatı Avrupa ruhu ve tekniği içinde yenileştirme hareketi, 1896-1901 yılları arasında, Servet-i Fünun dergisi etrafında, Recaizade önderliğinde toplanan yeni nesille ikinci bir hamle yapmıştır.
      Bu nesli Ali Ekrem, Cenap Şahabettin, Süleyman Nazif, Mehmet Rauf, Tevfik Fikret, Hüseyin Cahit, Ahmet Hikmet, Faik Ali, Celâl Sahir, Hüseyin Suat oluşturur. Sonradan Halit Ziya da bu gruba katılmıştır.
     Dönem, 2. Abdülhamit’in istibdat dönemidir. Dönemin bu özelliği sebebiyle edebiyatçılar içe dönük davranmış, kişisel konuları, içliliği, aşkı, karamsarlığı, hayal kırıklığını, tabiat güzelliklerini, melânkoliyi ve üzüntüyü işlemişler; toplumsal sorunlara değinmemişlerdir. Adeta yüksek zümre edebiyatı gibidir. Bunda Recaizade’nin büyük etkisi vardır.
    Servet-i Fünuncu ve Edebiyat-ı Cedideciler denilen grup, Fransız edebiyatının özelliklerini büyük ölçüde Türk edebiyatına adapte etmeye çalışmışlardır. Fransız realizmi örnek alınmıştır.
      Tanzimat döneminde başlayan ve benimsenen, dildeki yabancı unsurları ayıklayarak sade Türkçe’ye geçiş hareketi bu devirde durmuş, Arapça ve Farsça kelimelere yeniden itibar edilmeye başlanmıştır.
      Tanzimatçıların birinci dönem sanatçıları, sanat toplum içindir prensibini benimserken, Servet-i Fünuncular ise Tanzimat’ın ikinci dönemindeki gibi sanat sanat içindir prensibi ile hareket etmişlerdir.
      Topluluğun üslûbu süslü ve sanatlı; ruh ve ifade tarzı ise Avrupai’dir.
     Şiirde aruz vezni kullanılmakla birlikte, nazım şekillerinde ve konularda büyük yenilikler yapılmıştır. Nazmı nesre yaklaştırmışlar, beyit bütünlüğü yerine konu bütünlüğünü esas almışlardır. Bir cümle birkaç dizede/beyitte tamamlanabilir.
      Fransız şiirinden alınan sone ve terza-rima gibi şekiller ve serbest müstezat çokça kullanılmıştır.
     Kafiyede kulak kafiyesi benimsenmiştir.
    Romanda ve hikâyede batılı anlamda başarılı örnekler verilmiştir.
     Romanda tahlile ve teferruata yer verilmiş, modern kısa hikayenin ilk örnekleri bu dönemde şekillenmiştir.
     Roman ve hikâyede olaylar ve kişiler tamamen İstanbul’a, seçkin tabakaya aittir.
     Romanda realizmden, şiirde parnasizm ve sembolizmden etkilenmişlerdir.
      Bu dönemde gazetenin yerini dergiler almıştır: Servet-i Fünun, Malûmat, Mektep, Mütalâa, Hazine-i Fünun, Resimli Gazete…
     Şiir, roman, hikâye, tiyatro, tenkit ve hatırat türlerinde başarılı eserler veren Servet-i Fünun temsilcilerinin en tanınmışları,
     Şiirde Tevfik Fikret, Cenap Şehabettin, Süleyman Nazif;
      Roman ve hikâyede Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Hikmet Müftüoğlu’dur.
      Servet-i Fünun edebiyatına katılmayarak gene batılı anlayışla eserler verenler arasında Ahmet Rasim hatırat türü ile, Hüseyin Rahmi Gürpınar İstanbul’u anlatan romanları ile yeni Türk edebiyatını desteklemişlerdir.
      Servet-i Fünun dergisinin 1901’de kapatılmasıyla topluluk da dağılır.
BATI EDEBİYATINDAN ALINAN NAZIM ŞEKİLLERİ
TERZA RİMA
Terza Rima üçer mısralık bentlerle kurulan bir şiir türü. Bent sayısı belirsizdir. Tek bir mısra ile sona erer. Kafiye şeması şöyledir: aba bcb cdc ded e.
İlk olarak İtalyan edebiyatında görüldü. Dante İlahi Komedya’sını bu nazım şekliyle yazdı.
Edebiyatımızda terza rima’yı Tevfik Fikret, Şehrâyîn adlı tek şiirinde denemiştir. 1908’den sonra pek kullanılmamıştır. Bu biçimde yazılmış kısa şiirlerin son mısrasının kuvvetli olmasına dikkat edilir.
SONE
      Kısa şiir, türkü anlamlarına gelmektedir. İki dörtlük ile iki üçlükten oluşan, özel bir uyak düzeni olan nazım biriminin adıdır. Dize sayısı ve dize kümelenişi değişmez. Bu nazım biçimi, bizim edebiyatımıza Servet-i Fünun döneminde katılmıştır. Servet-i Fünun şairlerinden Tevfik Fikret ve Cenap Şehabettin bu türün örneklerini vermişlerdir.
Uyak düzeni: abba ,abba, ccd, ede.



 
Servet-i Fünun sanatçıları:
TEVFİK FİKRET (1867 – 1912)

     Servet-i Fünun’un şiir alanında en önemli temsilcisi ve kurucusu sayılmıştır. Şiirde eski nazım biçimlerini değiştirmiş (serbest müstezat) veya Batı nazım şekillerini (sone ve terza rima) kullanmıştır. Kişisel konularda yazdığı şiirlerinin yanında, tabiat tasvirlerini içine alan günlük yaşam ve toplumla ilgili konulardaki şiirleri de önemlidir.
Parnasizmin etkisinde kalmıştır.
Şiirlerinde yabancı kelime ve tamlamalara oldukça fazla yer vermiştir.
     Aruzu Türkçe’ye başarıyla uygulamıştır. Dili ilk döneminde oldukça ağırdır. Beyit bütünlüğünü kırmış, şiiri düzyazıya yaklaştırmıştır.
Sanatının son dönemlerinde bütün dinlere cephe alır ve düşman olur. Bunun sebebi dinlerin insanları birbirine düşürdüğü, hürriyete engel olduğu fikridir. Kutsal değerlere karşı çıkar.
 
ESERLERİ
Rübab-ı Şikeste (1900-1984)
Haluk’un Defteri (1911-1984)
Rübabın Cevabı (1911-1945)
Tarih-i Kadim (1905)
Son Şiirler (1952. Yay. Haz. Cevdet Kudret)
Çocuklar için hece vezniyle yazdığı şiirlerini Şermin (1914-1983)  adlı kitapta toplamıştır.

 
     
 

RÜBAB-I ŞİKESTE
     Rübab – ı Şikeste, ağırlıklı olarak Tevfik Fikret’in kurucularından biri olduğu Edebiyat – ı Cedide (Yeni Yazın), öteki adıyla Servet – i Fünun döneminin ürünlerini içeren kitabıdır. Şair bu döneminin şiirlerinde, daha çok aşk, acıma, doğa gibi konuların yanı sıra kendi içine kapalı yaşam görüşünün çağrıştırdığı düşünceleri işler. Gerek içerikleri, gerekse şiir dili, biçimi, anlatımı ve güzelduyusu bakımından çağının şiir anlayışını ve şairlerini büyük ölçüde etkileyen, kimileri daha sonra yöneleceği toplumsal muhalefetin tohumlarını da taşıyan bu şiirler. Türk şiirinin çağdaşlaşmasında öncü ürünler olmuş; bu nedenle de Fikret, Cenab Şahabeddin’le birlikte, Edebiyat-ı Cedide döneminin kurucusu sayılmıştır.
     
     
 
CENAP ŞEHABETTİN (1870 –1934)
     Asıl mesleği doktorluk olan Cenap Şehabettin , Servet-i Fünun edebiyatının Tevfik Fikret’ten sonra gelen en önemli şairidir. İhtisas için gönderildiği Paris’te, tıptan çok şiirle ilgilenmiş ve Fransız sembolistlerini tanımıştır.
        Servet-i Fünun‘un benimsediği sanat için sanat görüşüyle yalnız kişisel konularda aşk ve tabiat temalarından yararlanmış, özellikle duygulu şiirler yazmıştır.
        Cenap Şehabettin, şiirlerinde aruza ve ahenge önem verdiği gibi gibi duygu ve hayallerini anlatırken seçkin kelimelere, bunlarla yapılmış yeni tamlamalara da özenmiştir.
       Cenap Şehabettin, Servet-i Fünun’un nesir alanında en ünlü yazarlarından sayılır.
Nazım biçimi olarak serbest müstezatı kullanmıştır. Şiirlerindeki karamsar duyguların müziği halinde olan “iç ahenk”, onda sembolizmin etkileri olduğunu gösterir.
      ESERLERİ
ŞİİR:
Tâmât (1887)
Seçme Şiirleri (1934, ölümünden sonra)
Bütün Şiirleri (1984, ölümünden sonra)
TİYATRO:
Körebe (1917)
DÜZYAZI:
Hac Yolunda (1909)
Evrak-ı Eyyam (1915)
Afak-ı Irak (1917)
Nesr-i Harp, Nesr-i Sulh ve Tiryaki Sözleri (1918)
Avrupa Mektupları (1919)
Vilyam Şekispiyer(1932)
   
    
Tiryaki Sözleri
“…Servet-i Fünun edebiyatının üç büyük temsilcisinden biri olan Cenab Şahabeddin, 1918′de yayınladığı Nesr-i Sulh ve Tiryaki Sözleri adını verdiği kitabında ince bir düşünce mahsulü olan 361 tane seçme söze de yer vermişti. Aradan çok uzun yıllar geçtikten sonra, üzerinde çok durulabilecek bu sözlerin aslında 1816 tane olduğunu, merhum Reyan Erben’in kütüphanesinde Cenab’ın kendi el yazısıyla müstakil bir defter halinde bulunduğunu, birtakım araştırmalardan sonra fark etmiştim. Bunun üzerine ünlü yazarın bu sözlerini, bilim alemince meçhul kalmaması için 1978′de Erben ile birlikte neşretmiştik. Ne yazık ki o baskı çok büyük yanlışlarla dolu olarak çıktı. Şimdi İnkılap Kitabevi’nin himmetiyle titiz bir şekilde basılan “Tiryaki Sözleri”nin Cenab’ın ruhunu şad edeceğine inanıyorum.”  (F. Köprülü)
Tiryaki Sözleri’nden örnekler:
 
Kartalın beğenmediğini kargalar kapışır.
Meşe gölgesinde filizlenen yosunlar, çok kez kendilerini meşe fidanı sanırlar.
    
HALİT ZİYA UŞAKLIGİL (1866-1945)
 
      Halit Ziya, edebiyatımızda Avrupai anlamda ilk romanları yazan yazarımızdır. Servet-i Fünun döneminde roman ve hikâye türünün en önemli ismidir. Eserlerinde realizmin tesiri vardır.
     Mai ve Siyah romanındaki Ahmet Cemil tipi Servet-i Fünun sanatçısını temsil eder. Ruh tahlillerine önem verir. Kahramanları yaşadıkları çevreye uygun olarak anlatır. Romanlarında yalnız İstanbul’u anlatan sanatçı, hikayelerinde Anadolu ve köy hayatına, kasabalardaki yaşayışa yer vererek İstanbul dışına çıkmıştır.
     Uşaklıgil Edebiyat-ı Cedide’nin sanat anlayışı doğrultusunda yeni bir dil yaratmaya çaba göstermiştir. Osmanlıca’da bile kullanılmayan Farsça ve Arapça sözcükler bularak, Türkçe’de olmayan kurallarla tamlamalar yaparak konuşulan dilden çok ayrı, süslü ve yapay bir sanat dili oluşturmuştur. Ama Aşk-ı Memnu’yu yazdıktan sonra dil konusundaki görüşleri değişmiş, Edebiyat-ı Cedide’nin yarattığı dili aşırı süslü, ağdalı ve yapay bulduğu için Kırık Hayatlar’ı yalın bir dille yazmaya karar vermiştir. Daha sonraki yıllarda romanlarının yeni baskıları yapılırken de bunların dilini bir ölçüde yalınlaştırmak gereğini duymuştur. Son romanı Kırık Hayatlar, 1901′de Servet-i Fünun’da tefrika edilirken, sansürün karışması yüzünden yarıda kalmış, ancak 1923′te yeniden yayımlanmıştır. Uşaklıgil romana yazdığı önsözde, Kırık Hayatlar’ın daha önceki romanları gibi “hülya” ve “süs”e dayanmadığını, tam tersine yalnızca yaşamı ve gerçekleri yansıttığını belirtmiştir.
Başlıca Eserleri:
Roman: Nemide, 1889; Bir Ölünün Defteri, 1889; Ferdi ve Şürekâsı, 1894; Mai ve Siyah, 1897; Aşk-ı Memnu, 1900; Kırık Hayatlar, 1923
Öykü: Bir Muhtıranın Son Yaprakları, 1888; Bir İzdivacın Tarih-i Muaşakası, 1888; Heyhat, 1894; Solgun Demet, 1901; Sepette Bulunmuş, 1920; Bir Hikâye-i Sevda, 1922; Hepsinden Acı, 1934; Onu Beklerken, 1935; Aşka Dair, 1936; İhtiyar Dost. 1939; Kadın Pençesinde, 1939; İzmir Hikâyeleri, (ö.s.), 1950
Oyun: Kabus, 1918. Anı: Kırk Yıl, 1936; Sara ve Ötesi, 1942; Bir Acı Hikâye, 1942
Şiir: Mensur Şiirler, 1889. Deneme: Sanata Dair, 3 cilt, 1938-1955
 
 
KIRIK HAYATLAR / Halit Ziya Uşaklıgil
      Evine ve ailesine bağlı bir doktordur, Ömer Behiç. Zamanın kibar geçinen bozuk ailelerinden birinin küçük kızı Neyir, doktoru kötü yola düşürür. Karısı ile bu suç arasında safdilâne boğuşan bu doktor, nihayet çocuklardan birinin ölümünü kendisi için manevi bir hatırlatma ve uyandırma vesilesi sayarak bu suçluluk bağını koparmayı başarır.
 
    
    
AŞK-I MEMNU  / Halit Ziya Uşaklıgil
       Kırk beş yaşında olan Adnan Bey’in kendi yaşına yakın bir bayan olan Bihter’le evlilik yapmasıyla işlediği hatanın hikâyesi Aşk-ı Memnu’nun konusudur. Adnan Bey’in yeni evlendiği genç ve güzel karısı Bihter, İstanbul’un meşhur simalarından Firdevs Hanım’ın kızıdır ve Adnan Bey’e sırf zenginliğinin hatırı için verilmiştir. Fakat bu zenginlik onun ihtiyaçlarını gidermez. Sürekli Adnan Bey’in yalısında bulunan Behlül isimli genç ve macera arayan bir yeğen vardır; bu yeğen, yengesinin kalbinde “memnu (yasak) bir aşk” uyandırır. Fakat Behlül bundan çabuk bıkarak gene eski hayatına döner, bu maceracı hayattan da bıkınca Adnan Bey’in kızı olan Nihal’i sever, onunla evlenmek üzere hazırlanırken Bihter’in, aşkını müdafaa için aldığı vaziyet üzerine bu macera duyulur. Bihter intihar eder, Behlûl kaçar; Nihal de, eskisi gibi babasıyla mesut olmaya çalışır.
     
MAİ VE SİYAH/ Halit Ziya Uşaklıgil
     Orta halli bir aileden olan Ahmet, mülkiyede okumakta iken   babasını kaybeder.
       Annesine ve kızkardeşi İkbal’e bakabilmek için çalışmaya mecbur olur. Geceleri zengin çocuklarına özel dersler verir.
      Ayrıca kitapçılara basit piyasa romanları çevirerek para kazanmaya başlar.
       Fakat Ahmet Cemil, çok iyi yetişmiş, edebi hevesleri ve mavi hülyaları olan bir gençtir. Hazırlanmakta olduğu büyük eserini bitirince sonsuz şöhrete ulaşacak, Mülkiye’den  arkadaşı Hüseyin Nazmi’nin yeni yetişkin kız kardeşi Lamia ile evlenecek servet sahibi olarak mutlu hayata kavuşacaktır.    (o, bütün bu güzel şeyleri mavi, mehtaplı bir gecede Tepebaşı’nda Haliç’e bakarak hayal etmiştir )
      Nitekim okulu   bitirince memurluk istemeyip bir gazetede çalışmaya devam eder. Kız kardeşi İkbal’i matbaanın sahibi Vehbi Bey’e verir, kendisi yeni makineler alarak  bu adama ortak olur .
      Ama çok geçmeden şairin hayalleri birer birer yıkılmaya başlar. Kötü ruhlu olan Vehbi Bey, İkbal’e çok eziyet verir. Hatta onu döverek ölümüne sebep olur. Kendisi matbaadaki hissesini geri almadığı gibi  bir gün kızıp Vehbi Beyi dövmesi üzerine işten atılır.
       O kadar emel bağladığı ‘büyük eseri ‘umulan rağbeti  görmez. Eski edebiyata bağlı olanlar, onu küstürürler .
       Üstelik  çok sevdiği ve  aşkını bile itiraf edemediği Lamia , bir subayla nişanlanmıştır.
       Genç Ahmet Cemil bütün umutlarını yitirmiş, azmini tüketmiştir. Eserini yıkar ve artık İstanbul’da durmak istemez  . Yemen’de bir ilçe kaymakamlığı isteyerek, karanlık siyah gecede annesiyle birlikte İstanbul’u terk ederler.
      
MEHMET RAUF (1874-1931):
Servet-i Fünun romanının ikinci büyük ismidir. Roman, hikaye ve tiyatro türünde eserler vermiştir. Eserlerinde romantik duygular, hayaller ve romantik aşkları işlemiştir. Eserlerinde sosyal hayata pek yer vermez.
Psikolojik tahlillere büyük önem verir ve ruh tahlillerinde oldukça başarılıdır.
En önemli eseri Eylül’dür. Eylül edebiyatımızda ilk psikolojik roman olarak kabul edilir. Yasak aşkı konu alan romanın şahıs kadrosu dardır. Psikolojik tahliller yönünden çok başarılıdır.
Başlıca Eserleri
 
Roman:
Eylül (1901-1946)
Genç Kız Kalbi (1914-1946)
Karanfil ve Yasemin (1924)
Son Yıldız (1927)
Kan Damlası (1928)
Halas (1929)
Öykü:
İhtizar (1909)
Son Emel (1913)
Bir Aşkın Tarihi (1915)
İlk Temas, İlk Zevk (1922)
Eski Aşk Geceleri (1927)
Oyun:
Ferdi ve Şürekası (1909)
Cidal (1911)
Sansar (1920)
Düzyazı:
Siyah İnciler
 
Eylül/ Mehmet Rauf
Romanın kahramanları Suat ve Süreyya evliliklerinin üzerinden beş yıl geçmesine rağmen Süreyya’nın ailesiyle birlikte oturmaktadırlar. Fakat evin havası, artık Süreyya’ya da Suat’a da sıkıcı gelmektedir. Süreyya, bir an önce bu evden ayrılıp, denize bakan sakin bir evde yaşamanın, en azından yazı orada geçirmenin hayalini kurmaktadır. Suat da iyice sıradanlaşan evliliklerini tekrar canlandırmak için bir değişikliğe ihtiyaçları olduğuna inanmakla birlikte, yine de halinden pek yakınmaz. Fakat, kısa bir süre sonra Süreyya’nın hayali gerçekleşir ve Suat’ın, babasından aldığı para sayesinde Boğaziçi’nde bir yalı kiralarlar. Bu sevince , akrabalarından olan Necip’i ortak ederler. Necip, Suat’ı vefa, kadınlık, şefkat bakımlarından çok takdir ederken, bir gün bu takdirin derin aşka dönüştüğünün farkına varır. Nihayet Necip’in büyük bir ümitsizlik içinde itiraf ettiği  bu aşkın Suat’ın ruhunda uyandırdığı endişeler, azaplar inceden inceye tahlil ve tasvir edilmiştir. Bu itiraf üzerine bir çıkmaza giren olay, Suat’la Necip’in bir yangından ölmeleriyle biter. Türk Edebiyatının ilk psikolojik romanı olan “Eylül,” diğer Servet-i Fünun romanlarının aksine dil estetiği ve ifade ahengini, hayatın gerçekliğine tekabül edecek yalın bir dilde bulur.
                                               
 
 
HÜSEYİN CAHİT YALÇIN (1874-1957)
Hikaye ve romanlarında gözleme yer veren; ancak tasvir ve tahlillerinde derinleşemeyen realist bir yazarımızdır. Dili oldukça sade ve anlatımı özenti ve süsten uzaktır.
Eski edebiyata karşı Batı edebiyatını savunur. Hikaye, roman, eleştiri yazarı ve gazeteci olarak tanınmıştır.
ESERLERİ: Nadide, Kavgalarım (roman), Hayal İçinde, Hayat-ı Muhayyel, Hayat-ı Hakikiyye Sahneleri, Niçin Aldatırlarmış(hikaye), Edebi Hatıralar, Siyasal Anılar(hatırat), Talat Paşa (biyografi)
TOPLULUK DIŞINDAKİ SANATÇILAR
HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR (1864- 1944)
Edebiyatımızda natüralizmin temsilcisidir. Ahmet Mithat geleneğini sürdürür. Dili sadedir. Eserlerindeki kahramanları çevrelerinin diliyle konuşturur. Taklitlere yer verir.
Sokağı edebiyata getiren sanatçı olarak nitelendirir. Eserlerinde İstanbul’un iç mahallelerindeki hayat  tarzını hikâye ve karikatürize eder. Gözleme ve çevre tasvirlerine büyük önem verir.
Romanlarının bir özelliği de sosyal tenkide yer vermesidir. Bu tenkit mizahi yolla yapılır. Romanları roman tekniği yönüyle kusurludur. Romanda sık sık olayla ilgisi olmayan gereksiz bilgiler yer alır. Bazen de kendisi olaylara karışır, olayın akışına müdahale eder.
Eserlerinden bazıları şunlardır: Şık, Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç, Şıpsevdi, Tesadüf, Mürebbiye, Gulyabani, Cadı, Kesik Baş, Kadınlar Vaizi, Tünelden Çıkış, Deli Filozof vb.
     
     
ŞIPSEVDİ/ Hüseyin Rahmi Gürpınar
       Pehlev-izâde Meftun Bey okumak için gittiği Paris’te yıllarca kalır, okumaz. Fransa dönüşü, Erenköyü’ndeki babadan kalma köşkünde alafranga bir hayat sürmek hevesine kapılır.
Köşk komşusu Kalışçılar Kethüdası Kasım Efendi çok zengin, fakat çok cimri, aynı zamanda çok bağnaz bir adamdır. Sürmek istediği hayatı uygulayabilmek için çok paraya ihtiyacı olan Meftun, Kasım Efendi’nin görgüsüz ve bağnaz kazı Edibe ile evlenmeği tasarlar. Bu evlenmeye Kasım Efendi’nin razı olmayacağını bildiği için, cimri adamı para ile avlamayı kurar ve kendisine, Şark Demiryolları Piyangosu’ndan on beş bin liralık büyük ikramiyenin kendisine çıktığı söylentisini yayar. Kasım Efendi beş yüz lira ağırlık alarak kızını verir. Meftun’un kız kardeşi Lebibe’yi de Kasım Efendi’nin oğlu Mahir alır. Cimri ihtiyar, kızının da oğlunun da bakımını Meftun’un üstün bırakır. Boğazına kadar borca giren Meftun, kayınbiraderi Mahir’i kandırarak ona, Kasım Efendinin mühürüne ve kasasındaki altı yüz para ile Balıkpazarı’ndaki bir hanın senedini çaldırtır; iki bin lira  borç karşılığında hanı ipotek eder.Kasım Efendi işi öğrenince, Meftun’u zorlayarak kızını boşatır. Oğlunu da reddeder.
Mahir, sevdiği kadının hıyanetini  öğrenince, kendini öldürür. Meftun Paris’e kaçar. Edibe babasının yanına gider, fakat kocasından aldığı alafrangalık ruhunun etkisiyle, eve gizlice erkek almağa başlar, bunu öğrenen Kasım Efendi felç olur.
Meftun, Kasım Efendi’den kalacak servete konabilmek için eski karısıyla yeniden evlenmeyi düşünmekte ve İstanbul’a dönebilmek için Kasım Efendi’nin ölümünü beklemektedir…
 
   
MÜREBBİYE / Hüseyin Rahmi Gürpınar
      Osmanlı dönemini ve o zamanki yalı ve aile hayatını gözler önüne seren kitaplardandır.
       Dehri Efendi, altmış beş, yetmiş yaşlarında zengin biridir. Ölen karısından biri kız diğeri erkek iki; odalığından da gene biri kız diğeri oğlan iki küçük çocuğu vardır. Bu iki küçük çocuk için, Anjel isminde Paris’ten İstanbul’a gelmiş ahlâkı düşük bir ecnebi kadını mürebbiye olarak alır. Kadın yalıda, Dehri Efendinin büyük oğlu Şemi’yi, Dehri Efendi’nin on sekiz yirmi yaş küçüğü olan “Amca Beyi”, Dehri Efendi’nin kızı Melahât’ın kocası Sadri’yi “paralarından yararlanmak için” baştan çıkarır ve bu üçünü de yalı içinde büyük bir ustalıkla idareye muvaffak olur. Sonunda, kıskançlığı fena halde ayaklanan Şem’i bir gece amcasıyla  eniştesinin plânları ile mürebbiyenin odasına hücum eder ve öldürmek için aradığı rakibini bulmak için açtığı bir dolapta babasıyla karşı karşıya gelir…
 
ŞIK / Hüseyin Rahmi Gürpınar
      Doğuştan aptal denecek kadar saf olan Şatırzade Şöhret Bey alafrangalığa özenir. Madam Potiş isminde ahlâk bakımından düşkün bir kadına rastlar. Onunla birkaç gün daha yaşayabilmek için “İstanbul’da bir eşi daha bulunmaz cerbezede ve kadınlarca eli bayraklı tabir edilen derecenin pek üstünde edepsiz bir kadın olan” annesinin küpelerini çalıp satar ve metresiyle bir lokantada yemek yemeğe giderken yanlarına modaya uygun olmak için bir de köpek alırlar. Köpek, başlarına türlü belâ getirir: Sokakta öteki sokak köpekleri bunlara hücum eder, iki sarhoş Ermeni külhanbeyi kendi şiveleriyle bunun hakkında iddiaya girişip kavgaya başlarlar. Gittikleri lokantayı köpek altüst eder. Şöhret bey cebindeki bütün para ile bu ziyanı ödemek mecburiyetinde kalır. Madam Potiş’i de eskiden tanıdığı bir serseri götürür. Geceleyin Madam Potiş’in kiracı olduğu eve gidip onu arayan Şöhret’in başına bir çuval kömür tozu dökerler. Bu halde dolaşırken arkadaşı Maşuk Bey’e rastlayarak onun evindeki  eğlenceye gider. Orada da şıklık ve alafrangalık merakını gülünç bir şekilde dışarı vuracak  hareketlerde, münakaşalarda bulunur; Fransızca uydurma manzumeler okur kan zayıflığının sülükle tedavisi hakkında uydurma nazariyelerden dem vurur. Anlattığı saçmalıklardan sonra kapı dışarı edilirken arkadaşlarının bazı kıymetli eşyalarıyla paralarını da alır. Bir iki gün sonra da Tepebaşı bahçesinde gene gülünç bazı sahnelerden sonra polisin eline düşer…
 
MEHMET AKİF ERSOY (1873 – 1936)
        İstiklal Marşı’nı yazdığı için milli şairimiz de diyebiliriz. Kaynağı İslâm dini olan, imani şiirleri ve manzum hikâyeleri ile tanınır. Türk şiirine gerçek realizmi getirmiştir.
Şiirlerinde, aruzu Türkçe’ye başarıyla uygulamıştır ve bu vezni Türk aruzu haline getirmiştir. Nazmı nesre yaklaştırmıştır.
Şiirlerinde  yalnız dini konuları işlemekle kalmamış, savaş sonrası toplum hayatının çöküntülerini ve ızdıraplarını anlatmıştır. Toplumun kurtuluşunun dine sarılmakla olacağını savunmuş ve ahlaki, didaktik şiirler yazmıştır. Dini lirizm, şiirinin özelliğidir. Çanakkale Şehitleri, bunun en güzel örneğidir. Büyük bir tasvir ve hikâye etme yeteneğine sahiptir.
Canlı tablolar çizer. Konularını günlük olaylardan alır, yoksullara karşı acıma hissi duyar. Manzum hikayelerinde toplum hayatını sergiler. Hasta, Küfe, Meyhane, Seyfi Baba, Hasır, Mahalle Kahvesi bu türde yazdığı şiirlerdir.
 
     
 
    
 
       Safahat
       Temel eseri “Safahat” 7 kitaptan oluşur. Birinci kitap olan 1911 tarihli “Safahat“ta, Osmanlı toplumunun meşrutiyet yıllarındaki durumu anlatılır. “Süleymaniye Kürsüsünde” isimli 1912 tarihli ikinci kitapta, Osmanlı aydınlarının halkla ilişkisi dile getirilir. 1913 tarihli “Hakkın Sesleri” adlı bölümde, eski dinsel-didaktik Türk yapıtlarında olduğu gibi her şiirin başında bir ayet yer alır. Bu ayetler günün siyasal ve toplumsal olaylarının yorumuna ışık tutar. 1914 tarihli ve “Fatih Kürsüsünde” adlı dördüncü bölümde, yeni kuşaklara çalışma ve mücadele ruhu kazandırmak isteyen düşünceler yer alır. 1917 tarihli “Hatıralar” bölümünde 1′inci Dünya Savaşı sırasında yazılmış şiirler bulunur. Her birinin başına bir hadis konulan bu şiirlerde “İslam Birliği” ülküsü vurgulanır. 1924 tarihli “Asım” ismindeki 6′ncı bölümde 1′inci Dünya Savaşı günlerinden tablolar çizilir. 1933 tarihli 7′nci bölüm olan “Gölgeler“de dinsel konulu şiirler ve dörtlükler yer alır.
    
AHMET RASİM (1865-1932)
      Şiir ve hikaye kitapları, okul kitapları, tarih ve bilim konularında çeşitli eserler yazan Ahmet Rasim’in asıl değeri, renkli, canlı bir anlatımla çocukluk, ilk-orta öğrenim ve basın hayatını, İstanbul’un günlük hayatını yansıtan fıkra, makale ve anılarında görülür. Çeşitli konularda yazılmış yüze yakın eseri vardır. Fıkralarını; “Şehir Mektupları, Eşkal-i Zaman ve Gülüp Ağladıklarım adlı kitaplarında toplamıştır. “Gecelerim” ve “Falaka” isimli anı türünde kitapları vardır. “İlk Büyük Muharrirlerden Şinasi” isimli bir monografisi vardır.
 
Şehir Mektupları
 

Çoğunluğu 1897-1899 yılları arasında kaleme alınmış fıkra-sohbet-deneme karışımı bu mektuplar Ahmet Rasim’e yazar kişiliğini kazandırmıştır. da ilk örneğini

9.edebiyat destek almak için yardimci internet sitesi

I. ÜNİTE: GÜZEL SANATLAR ve EDEBİYAT

1.Güzel Sanatlar İçinde Edebiyatın Yeri
2. Edebiyatın Bilimlerle İlişkisi
3. Dilin İnsan ve Toplum Hayatındaki Yeri ve Önemi
4. Metin
5. Edebî Metin
6. Edebiyat ve Gerçeklik
II. ÜNİTE: COŞKU VE HEYECANI DİLE GETİREN METİNLER (ŞİİR) [Read the rest of this entry...]

SON SINIF DILANLATIM KONULARI VE ANLATIMI BURADA

I. ÜNİTE : SANAT METİNLERİNİN AYIRICI ÖZELLİKLERİ

Sanat metinlerinin özelliklerini belirleme ve sanat metinlerini inceleme
1.Sanat metinlerinin yapısını inceler.
2.Sanat metinlerinin gerçeklikle ilişkisini belirler.
3.Sanat metinlerinde göndergenin ne olduğunu, bir metnin göndergesinin kendi içinde veya dışında olmasının metne kazandırdıklarını açıklar. [Read the rest of this entry...]

LİSE3 DİL NALATIM TÜM DERSLER HAKKINDA KONULAR

I. ÜNİTE : METİNLERİN SINIFLANDIRILMASI

1. Metinlerin Sınıflandırılması
II. ÜNİTE : ÖĞRETİCİ METİNLER

1. Mektup

2. Günlük (Günce) [Read the rest of this entry...]

LISELERDEKİ DIL ANLATIMIN 10.SINIFA AIT HER KONUSU

I. ÜNİTE : SUNUM, TARTIŞMA, PANEL

1. Sunum

2. Tartışma

3. Panel
II. ÜNİTE : ANLATIM VE ÖZELLİKLERİ [Read the rest of this entry...]

LISEDEKI DOKUZUNCU SINIF DIL ANLATIM DERSININ HER ŞEYİ BURADA.

I. ÜNİTE: İLETİŞİM, DİL VE KÜLTÜR

1. İletişim

Dil ve Anlatım-İletişim-İletişim Öğeleri Sunusu / Slaytı >>>

Ayrıca bakınız; Dilin İşlevleri

2. İnsan, iletişim ve Dil

3. Dil-Kültür İlişkisi [Read the rest of this entry...]

METİNLERİN SINIFLANDIRILMASI 11. sınıf

11. sınıf dil ve anlatım dersi konularının anlatımı, Lise 3 dil ve anlatım dersi tüm konuların anlatımı ETİNLERİN SINIFLANDIRILMASI, ÖGRETICI METİNLER, SÖZLÜ ANLATIM, Röportaj, mülakat, görüşme, söylev nedir, mektup, günlük, anı, hatıra, biyografi
5/11/2009 · Kategori: Türkçe-Edebiyat-Ödev

İÇİNDEKİLER
UNITE I
METİNLERİN SINIFLANDIRILMASI

Metinlerin Sınıflandırılması

UNİTE II

ÖGRETICI METİNLER
1.Mektup
2.Günlük (Günce)
3.Anı (Hatıra)
4.Biyografi (Hayat Hikâyesi), Otobiyografi
5.Gezi Yazısı (Seyahatname)
6.Sohbet (Söyleşi)
7.Haber Yazıları
8.Fıkra
9.Deneme
10.Makale
11.Eleştiri (Tenkit)

ÜNITE III
SÖZLÜ ANLATIM
Röportaj
Mülakat (Görüşme)
Söylev (Hitabet, Nutuk)

ÜNITE I
METİNLERİN SINIFLANDIRILMASI
BU BÖLÜMÜN AMAÇLARI
Bu ünitenin sonunda;
Metinleri sınıflandıracak,
Ögretici metinlerin özelliklerini belirleyecek,
Sanat metinlerinin özelliklerini kavrayacak,
Ögretici metinler ile sanat metinleri arasındaki farkları ögreneceksiniz.
NASIL ÇALISMALIYIZ?
Bilmediğiniz sözcük ve kavramların anlamlarını sözlüğe bakmadan önce metinden tahmin ediniz. Daha sonra sözcüklerin açıklamasını okuyun.
Örnek metni veya metin parçasını dikkatlice okuyup anlatılmak istenen duygu ve düşünceleri kavramaya çalisiniz.
Konu içinde size yöneltilen soruları yanıtlayınız.
Uyarıları dikkatle okuyun, gerekiyorsa yazınız.
Yazar, eser adını ve önemli kavramları yazarak çalisiniz.
İncelediğiniz metin türü ile ilgili başka yazıları da okuyarak ögrendiginiz bilgileri değerlendiriniz.
Daha geniş bilgi için ansiklopediden, edebiyat tarihinden ve İnternet’ten yararlanınız.

METİNLERİN SINIFLANDIRILMASI
Metinler gerçeklikle ilişkileri, anlatım biçimleri, işlevleri ve yazılış amaçlarına göre öncelikle sanat metinleri ve ögretici metinler olarak iki gruba ayrılır.

I.SANAT METİNLERİ
Sanat metinleri, gerçeklerin sanatçının hayal, duygu ve düşünce dünyasında yeniden yorumlanması ve şekillenmesiyle meydana gelir.
Sanat metinlerine edebî metinler de denir.
Bu metinlerde estetik ön plandadır.
Sezdirmek ve hissettirmek esastır.
Her okunduğunda yeniden yorumlanmaya açıktır.
Edebiyat biliminin içerisinde yer alır.

Sanat metinleri kendi içerisinde:
A. Şiir (coşku ve heyecanı dile getiren metinler)
B. Olay çevresinde oluşan edebî metinler olarak iki gruba ayrılır.
A. Şiir (coşku ve heyecanı dile getiren metinler): Duyguları, izlenimleri,
coşkuları dilsel bir anlatım içinde ve özellikle dizeler hâlindeki ritimlerle, uyumlarla ve
imgelerle açıklayan metinlerdir.
B. Olay Çevresinde Oluşan Edebî Metinler:
-Kurmacanın (hayal ürünü) imkânlarından yararlanır.
-Yoruma dayanır.
-Bir olay örgüsü vardır.
-Olay örgüsü hayalî olarak düzenlenir.
-Kişi, zaman, mekân gibi ögeler yer alır.
-İnsana özgü soyut durumlar somutlaştırılır.
Olay çevresinde oluşan edebî metinler:
1. Anlatmaya bağlı edebî metinler
2. Göstermeye bağlı edebî metinler olarak iki gruba ayrılır.
Anlatmaya bağlı edebî metinler ve göstermeye bağlı edebî metinler arasındaki en büyük fark; birisinin anlatmaya ve okumaya diğerinin ise göstermeye ve seyretmeye bağlı olmasıdır.
1. Anlatmaya Bağlı Edebî Metinler
a. Destan
b. Masal
c. Halk hikâyesi
d. Mesnevi
e. Manzum hikâye
f. Hikâye
g. Roman
2. Göstermeye Bağlı Edebî Metinler;
a. Geleneksel Türk tiyatrosu
(Orta oyunu, Karagöz, köy tiyatrosu)
b. Modern Türk tiyatrosu
(komedi, dram, trajedi) olarak gruplara ayrılır.

II. ÖGRETICI METİNLER
Ögretici metinlerde amaç gerçeğin yeniden yorumlanması değil olduğu gibi anlatılmasıdır. Önemli olan okuyucuya bilgi vermek ya da bilgiyi paylaşmaktır. Bu nedenle ögre tici metinlerde ifadeler açık ve nettir. Her okunduğunda farklı yorumlanmaz.
Ögretici metinler;
Tarihî metinler (tarihî konuları anlatan ve belgelere dayanan metinler)
Felsefî metinler ( felsefî konuları anlatan metinler)
Bilimsel metinler (bilimsel gelişmeleri anlatan metinler)
Gazete çevresinde gelişen metinler (makale, deneme, sohbet, fıkra, eleştiri, haber yazısı, röportaj vb.)
Kişisel hayatı konu alan metinler (anı, mektup, günlük, gezi yazısı, biyografi, oto biyografi vb.) olarak gruplandırılır.
Bu ögretici metinler içerisinde edebiyatın ilgilendiği edebî metin türleri “gazete çevresinde gelişen metinler” ve “kişisel hayatı konu alan metinler” içerisinde yer almaktadır.
II.ÜNITE
ÖGRETICI METİNLER
Mektup
Günlük (Günce)
Anı (Hatıra)
Biyografi (Hayat Hikâyesi), Otobiyografi
Gezi Yazısı (Seyahatname)
Sohbet (Söyleşi)
Haber Yazıları
Fıkra
Deneme
Makale
Eleştiri (Tenkit)
BU BÖLÜMÜN AMAÇLARI
Bu üniteyi bitirdiğinizde;
Mektup türünün özelliklerini belirleyecek ve bu türde metin oluşturacak,
Günlüğün (günce) özelliklerini belirleyecek ve bu türde metin oluşturacak,
Anı (hatıra) türünün özelliklerini belirleyecek ve bu türde metin oluşturacak,
Biyografi (hayat hikâyesi), otobiyografi türünün özelliklerini belirleyecek ve bu türde metin oluşturacak,
Gezi yazısının (seyahatname) özelliklerini belirleyecek ve bu türde metin oluşturacak,
Sohbet (söyleşi) türünün özelliklerini belirleyecek ve bu türde metin oluşturacak,
Haber yazılarının özelliklerini belirleyecek ve bu türde metin oluşturacak,
Fıkra türünün özelliklerini belirleyecek ve bu türde metin oluşturacak,
Deneme türünün özelliklerini belirleyecek ve bu türde metin oluşturacak,
Makale türünün özelliklerini belirleyecek ve bu türde metin oluşturacak,
Eleştiri (tenkit) türünün özelliklerini belirleyecek ve bu türde metin oluşturacaksınız
NASIL ÇALISMALIYIZ?
Bilmediğiniz sözcük ve kavramların anlamlarını sözlüğe bakmadan önce metinden tahmin ediniz. Daha sonra sözcüklerin açıklamasını okuyunuz.
Örnek metni veya metin parçasını dikkatlice okuyup anlatılmak istenen duygu ve düşünceleri kavramaya çalisiniz.
Konu içinde size yöneltilen soruları yanıtlayınız.
Uyarıları dikkatle okuyunuz, gerekiyorsa yazınız.
Yazar adını, eser adını ve önemli kavramları yazarak çalisiniz.
İncelediğiniz metin türü ile ilgili başka yazıları da okuyarak ögrendiginiz bilgileri değerlendiriniz.
Daha geniş bilgi için ansiklopediden, edebiyat tarihinden ve İnternet’ten yararlanınız.
1. MEKTUP
1. Tanımı
Bir haberi, dileği veya duyguyu bir başkasına iletmek için yazılmış yazıya mektup denir.
Mektup en eski haberleşme araçlarından biridir. Günümüzde uygarlığın gelişmesi ile haberleşme araçları oldukça çesitlenmistir: gazete, dergi, televizyon, bilgisayar, belgegeçer, İnternet…
Mektup, yazının bulunduğu tarihe kadar çikabilen en eski edebiyat türlerinden biridir. Eldeki en eski örnekler, Mısır firavunlarının (M Ö 14-15. yüzyıllar) ve Hititlerin mektuplarıdır.
2. Özellikleri
Bir edebiyat türü olarak mektup günümüzde, iletişimdeki hızlı teknik gelişmelere karşin kişinin iç dünyasını yansıtması ve düşüncelerin paylaşimı nedeniyle yerini korumaktadır. Mektup türü dört ana gruba ayrılır:
Özel mektuplar
Edebî mektuplar
İş mektupları
Resmî mektuplar
1-Özel Mektuplar
Birbirlerini tanıyan kişilerin duygu ve düşüncelerini paylaşmak için birbirlerine gönderdikleri mektuplardır. Mektuplaşan kişiler arasındaki samimiyet, özel mektupların değerini artırır. Özel mektuplar her konuda yazılabilir, o nedenle konuları çok çesitlidir. Ancak konularda güncellik ağır basar.
Anlatımında içtenlik ve rahatlık vardır. Hitaplarda da içten ifadelere yer verilir. Bahsedilen konuya göre, mektup yazan kişinin üslubu değişir. Sanatçıların, devlet adamlarının, düşünürlerin özel mektupları yayınlandığında bizler için önemli belgeler olabilir.
Özel mektupları, konularına göre alt başlıklar hâlinde adlandırmak da mümkündür:
Aile mektupları veya sağlık mektupları (eşe, dosta, yakın akrabaya yazılanlar),
Tebrik mektupları (herhangi bir başarı, nikâh, nişan, düğün, bayram, yılbaşi gibi sebeplerle yazılanlar),
Teşekkür mektupları (iyilik veya yardım görme gibi sebeplerle yazılanlar),
Davet mektupları (davetiyeler, nişan, düğün, gezi vs. sebeplerle yazılanlar),
Taziye mektupları,
Özür mektupları vs.
Bu türdeki mektupların gizliliği vardır ve bu gizlilik kanunla korunmuştur.
2-Edebî Mektuplar
Edebiyatçıların birbirlerine ya da dostlarına yazdıkları sanatsal değer taşiyan mektuplardır.
Edebî mektuplar, dil ve anlatım açısından sanat değeri taşir. Örnek bir dil ve anlatım kullanılır.
Edebî mektuplar belge niteliği taşidıklarından önemlidirler. Bu tarz mektuplardan yazıldıkları döneme ait sanat, edebiyat ve fikir olayları hakkında bilgi edinmek de mümkündür.
Tanınmış yazarlar birbirlerine yazdıkları mektuplarla fikir ve sanat olaylarını ve eserleri tartışırlar.
3-İş Mektupları
Endüstri, iş ve ticaret alanlarında ya da iş yerleriyle kişiler arasında yazılan mektuplardır. Bu mektuplarda içtenlik aranmaz. İstenilen, açıkça ve anlaşilır bir dille belirtilir. Açıklayıcı anlatım türü tercih edilir.
1. Mektup kâğıdı temiz ve çizgisiz olmalıdır.
2. Mektupların mürekkepli kalemle ya da bilgisayarla yazılmasına özen gösterilmelidir.
3. Mektup kâğıdının sağ üst kısmına yazıldığı yer ve tarih konulmalıdır.
4. Mektup, yazıldığı kişiye uygun bir seslenişle başlamalı ve seslenişten sonra virgül
işareti konulmalıdır.
Mektupta karalamalar yapılmamalı ve yazım kurallarına uyulmalıdır.
Selam ve saygı sözleri sonuç bölümünde yer almalı, selâm, saygı ve teşekkürlerde aşirılığa kaçılmamalıdır.
7. Mektup bitince sağ alt köşesi imzalanmalıdır.
8. Anlatılacak konu kesin ve açık bir dille ifade dilmeli; cümleler kısa olmalıdır.
9. Sözcüklerin kısaltmaları kullanılmamalı; yanlış anlama gelecek sözlere yer verilmemelidir.
4-Resmî Mektuplar
Devlet dairelerinin kendi aralarında veya kişilerle devlet daireleri arasında yazılan mektuplardır. Bu tür mektuplarda, konunun uzunluğuna göre tam veya yarım sayfa boyutunda çizgisiz, beyaz kâğıtlar kullanılır. Konu dışında ayrıntılara ve özel isteklere yer verilmez. Konu en açık ve yalın biçimde ele alınır.
Resmî mektuplar, biçim yönüyle iş mektuplarına benzer. Resmî mektuplar; başlık, metin ve son kısım diye üç bölüme ayrılır.
Başlıkta gönderen makam, dosya numarası, tarih, konu, adres ve ilgiler bulunur.
Metin kısmında, doğrudan doğruya işle ilgili konudan söz edilir.
Son kısımda ise üst makam yetkilisi alt makamdakine yazıyorsa yazıyı “rica ederim”, alt makamdaki üst makamdakine yazıyorsa “bilgilerinize saygıyla sunarım” veya “arz ederim” şeklinde ifadeler yazar.
Hiçbir saygı kelimesi kullanılmaz. Sağ tarafa imza atılır. İmzanın altına yazıyı imzalayanın adı ve soyadı yazılır (soyadı büyük harflerle). Bunun altına makam adı, küçük harflerle yazılır, gerekirse kısaltma kullanılabilir.

MEKTUP PLANI

Sesleniş, Tarih

(Giriş)……………………………………………………………………………………………
…………………………………………………………………………………………………..
…………………………………………………………………………………………………..
…………………………………………………………………………………………………..
…………………………………………………………………………………………………..
…………………………………………………………………………………………………..
(Gelişme) ……………………………………………………………………………………………
…………………………………………………………………………………………………..
…………………………………………………………………………………………………..
…………………………………………………………………………………………………..
…………………………………………………………………………………………………..
…………………………………………………………………………………………………..

(Sonuç)…………………………………………………………………………………………
…………………………………………………………………………………………………..
…………………………………………………………………………………………………..
…………………………………………………………………………………………………..
…………………………………………………………………………………………………..
…………………………………………………………………………………………………..

Adres
İmza
Adı Soyadı

Girişte, mektubun yazılma nedeni açıklanır.
Gelişmede, duygu ve düşünceler anlatılır.
Sonuçta, iyi dilekler belirtilir.

Dilekçe
Dilekçe, bir isteği bildirmek, bir şikâyeti duyurmak veya herhangi bir konuda bilgi vermek amacıyla resmî veya özel kurumlara/kuruluşlara yazılan resmî yazıdır.

Dilekçe, herkesin zaman zaman yazmak zorunda kalabileceği bir mektup türüdür.
Dilekçe yazarken aşağıdaki hususlara dikkat edilmelidir:
Dilekçe metni genellikle kısa olur. Ancak bazı özel durumlarda kâğıdın ön yüzü yeterli olmazsa kâğıdın arka yüzüne yazılmaz ikinci bir kâğıt kullanılır.
Konular kısa ve öz olarak belirtilir. Gereksiz ayrıntılara yer verilmez.
Dilekçe bilgisayarla, daktiloyla veya mavi ya da siyah mürekkepli dolma kalemle yazılır. Tükenmez kalemle veya kurşun kalemle dilekçe yazılmaz.
Dilekçe metni, sayfaya güzel bir kompozisyonla yerleştirilir (Yukarıda kâğıdın dörtte biri kadar, sol tarafta en az 3 cm ve sağ tarafta 1 cm boşluk bırakılmalıdır.).
Anlatımın yalın ve duru olmasına özen gösterilir.
Dilekçe, hangi kuruma veriliyorsa bu makamın adı başa yazılır. Kurum adının sağ altına kurumun bulunduğu şehir adı yazılır.
Dilekçeye sorunla ilgilenecek kuruma veya makama hitapla başlanır. Hitaplar kurumun idari yapısına uygun olmalı ve eksiksiz yazılmalıdır: Ankara Valiliğine, Açıköğretim Lisesi Müdürlüğüne, Eğitim Teknolojileri Genel Müdürlüğüne gibi.
Daha sonra konunun belirlendiği metin bölümüne geçilir. Bu bir şikâyet dilekçesiyse, şikâyet sağlam kanıtlara dayandırılır. Eğer iş isteme dilekçesiyse, ögrenim durumu, yaş, kısa bir öz geçmiş, kurumca aranan seçkin nitelikler açık seçik belirtilir.
Dilekçe bitiminde sağ alt köşeye adı ve soyadı yazılır, imzalanır. Tarih, isim ve imzanın bir satır üstünde yer alır.
Sol alt köşeye adres yazılıdır.
Dilekçe imzalandıktan sonra sol tarafa açık adres bildirilir. Dilekçeyle birlikte varsa verilen ekler, adresi yazdıktan sonra ekler başlığı altında numara verilerek sıralanır. Evrakın kaybolmaması için (varsa) ekler mutlaka belirtilir.
Bir dilekçede sadece bir kişinin imzası bulunur ve imzasız dilekçeler geçersiz sayılır.

Örnek Dilekçe
T.C.
MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI
EĞİTİM TEKNOLOJİLERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ
AÇIK ÖGRETIM LİSESİ MÜDÜRLÜĞÜNE

28-29 Ocak 2006 tarihinde yapılan 2005-2006 eğitim ögretim yılı birinci dönem sınavları sonunda Açık Ögretim Lisesinden mezun oldum.
Diplomam düzenlenene kadar, mezun olduğumu gösterir mezuniyet belgesinin tarafıma gönderilmesini arz ederim.

Adres:
Ihlamur Çiçegi Apartmanı 10 Mart 2006
S Blok, 12/4 Kanarya Sokak İmza
Batıkent / Ankara İbrahim Erdem SAYDIM

Ekler
Nüfus cüzdanı fotokopisi (1 adet),
Ögrenci kimlik kartı fotokopisi (1 adet).

Dil Bilgisi
Ses Düşmesi
Kimi sözcüklerin çekimlenisinde veya türeyişinde bir sesin düştüğü görülür.
Örnekler:
çevirilmek – çevrilmek
savurulmak – savrulmak
göğüs – göğsü
boyun – boynu
seyir etmek – seyretmek
kayıp olmak – kaybolmak
emir etmek – emretmek

Kimi birleşik sözcüklerin oluşumunda bir hece veya ses düşmesi meydana gelir.
kahve altı – kahvaltı
sütlü aş – sütlaç
2.GÜNLÜK (GÜNCE)
1. Tanımı
Bir kişinin duygu, düşünce ve gözlemlerini günü gününe yazdığı yazılardır.
2. Özellikleri
Yazıldığı günün tarihini taşir.
Yazılanlar inandırıcı olur.
Anlatılanlar içtenlikle ifade edilir.
Kişisel ve özeldir.
Günlüklerde yaşanan ve görülenlerle, yazıda anlatılanlar arasında zaman farkı söz konusu değildir.
Günlükler okuyucu düşünülerek değil, yazan kişinin yazmak istedikleriyle meydana gelir.
Dil Bilgisi
Ses Türemesi
Kimi sözcüklerde, sözcük yapım eki alırken, pekiştirilirken veya birleşik sözcük oluşturulurken bir ya da birden çok sesin türemesidir

Sesli Türemesine Örnekler:
Fikr-fikir Zikr-zikir Hükm- hüküm
Sessiz Türemesine Örnekler:

Af-affetme red-reddetmek

3. ANI (HATIRA)
1. Tanımı
Bir yazarın içinde yaşadığı ya da tanık olduğu olayları anlattığı yazı türüne anı (hatıra) denir.
Anılar genellikle hangi olaylardan yola çikilarak yazılır?
Anılar genellikle onları yazan kişinin de rol aldığı gerçek olaylara dayalı yazılardır. Bu yüzden anlatımı birinci kişinin ağzından yapılır.
2. Özellikleri
Yaşanmış olayları konu alır anı yazıları. Tarihsel gerçeklerin ögrenilmesine katkı yapan anılar, tarihçilere yol gösterir.
Anı yazıları ögretici ve bilgi vericidir.
Anı yazarı, anlattıklarını kanıtlama, belgelerle ifade etmek zorunda değildir.
Anı yazarı, gördüklerini ve duyduklarını aradan uzun yıllar geçtikten sonra yazdığı için bellek yanılmalarını önlemek amacıyla mektuplardan, o dönemle ilgili yazılardan ve görgü tanıklarından yararlanabilir.
Niçin tanınmış kişilerin yazdığı anılar önemli sayılır?
Tanınmış sanat, düşünce, bilim, spor ve siyaset adamlarının anıları onların yaşamlarını ve dönemlerini aydınlatması yönünden oldukça önemli belgelerdir. Anılar siyasi, edebî, askerî ve sosyal içerik taşiyabilir.
Anının kesiştiği başka yazı türleri de vardır. Bunlar günlük, otobiyografi, gezi yazısı gibi yazılardır.
Günlük ile anı arasındaki fark nedir?
Günlük günü gününe yazılır. Anı ise geçmişe yöneliktir, olaylar yaşandıktan sonra kaleme alınır. Günlüklerde öznellik ağır basar.
Dil Bilgisi
Ses Benzeşmesi (Sert Sessizlerin Benzeşmesi)
Dilimizdeki; c,d,g ünsüzleriyle başlayan eklerin sert ünsüzlerle (f,s,t,k,ç,ş,p,h) biten sözcüklere eklendiklerinde; ç,t,k ünsüzlerine dönüşmesidir.
Yanlış – Doğru
sınıf-da – sınıf-ta
tarih-den – tarih-ten
çiçek-ci – çiçek-çi
kes-gin – kes-kin
kaç-dı – kaç-tı
dolap-dan – dolaptan
Birleşik sözcüklerde bu kuralın aranmaması gerekir.
Örnekler: Akdeniz-üçgen-akciğer
4. BİYOGRAFİ (HAYAT HİKÂYESİ), OTOBİYOGRAFİ
1. Tanımı
Sanatta, edebiyatta, bilimde, politikada veya başka alanlarda tanınmış kişilerin yaşamlarını anlatan yazı türüne biyografi (hayat hikâyesi) denir.
Biyografi daha çok kimler hakkında kaleme alınır?
Biyografi, yaşamlarıyla okurların ilgisini çekebilecek kişiler hakkında kaleme alınır daha çok.
Biyografi yazan, anlatacağı kişiyi bütün yönleriyle tanıtmalıdır.
Biyografinin tarihe, edebiyata ve eleştiriye büyük katkıları vardır.
Otobiyografi ile monografi arasında fark var mıdır?
Bir kimsenin yaşam öyküsünü kendisinin yazmasıyla oluşan eserlere otobiyografi denir.
Bilimsel bir konuyu veya bir kimsenin yaşamını, kişiliğini, eserlerini ayrıntılı olarak inceleyen eserlere monografi denir.
2. Özellikleri
Biyografi yazma, çok ayrıntılı bir ön çalismayi gerektirir. Hayat hikâyesi yazılacak kişinin mektuplarından, günlüklerinden, anılarından, yakınlarındaki insanların izlenimlerinden yararlanılır.
Biyografi yazıları, öyküleyici anlatımla yazılır.
Biyografisi yazılan kişinin;
Doğum tarihi ve yeri,
Çocuklugu,
Ögrenimi,
Ailesi ve yetişmesi,
Meslek yaşamı,
Yetişmesinde etkili olan kişi ve olaylar,
Kişiliği ve karakteri,
Çevresinde bıraktığı izlenimler,
Hizmetleri,
Eserleri,
Kendinden sonraki kişilere etkileri vb. üzerinde ayrıntılı durulması gerekir.
Biyografi yazılırken aşağıdaki kaynaklardan yararlanılır:
Biyografisi yazılacak kişinin eserleri, röportajları, söyleşileri vb.
Hakkındaki yazılar, hatıralar, kitaplar vb.
Ansiklopediler, İnternet’in ilgili siteleri, diğer biyografiler
Kişinin yaşayan yakınları, arkadaşları ve meslektaşları
Belgeler ve fotoğraflar vb.
Dünyada biyografinin ilk büyük yazarı, eski Yunan edebiyatçısı Plutarkhos (Pulutarkos)’tur.
Edebiyatımızda biyografilere eskiden tercüme-i hâl denirdi. Klâsik (Divan) edebiyattaki şairlerin yaşamlarını anlatan tezkireler de biyografi örnekleri arasında sayılır.

Dil Bilgisi
Ünsüz Yumuşaması (Sert Sessizlerin Yumuşaması)
Bir sözcük “p, ç, t, k” harflerinden biri ile bitiyorsa ünlü ile başlayan bir ek aldığında bu harflerin yumuşayarak “b, c, d, g” harflerine dönüştüğünü hatırlayınız.
Örnekler:
Ocak- ocağı
Yurt- yurdum
Sevinç- sevinci
dolap- dolab
sokak- sokağı

p, ç, t, k harfleriyle biten her sözcük, ünlü ile başlayan bir ek aldığında b, c, d, g harflerine dönüşmez.
Örnekler:
Suç-suçu
dost-dostu
sat- satılmak
yak- yakıcı
geç-geçer
5. GEZİ YAZISI (SEYAHATNAME)
1. Tanımı
Bir kişinin gezip gördüğü yerlerden edindiği izlenimleri, bilgileri aktardığı yazılara gezi yazısı denir.
Eskiden geziye çikmayi uğraş edinmiş kimselere gezgin (seyyah), gezi yazılarına da seyahatname adı verilirdi.
Gezi yazılarında amaç; yurt içinde ya da yurt dışında gezilip görülen yerlere ilişkin bilgi vermek, o yerlerin güzelliklerini, görülmeye değer yanlarını, insanların yaşayış biçimlerini tanıtmaktır. Gezi yazılarını okuyan kimseler anlatılan yerler hakkında bilgi sahibi olur.
Gezi yazıları; tarih, coğrafya, toplum bilimi, hukuk, folklor için de bilgi kaynağıdır. Ünlü gezginlerin seyahatnameleri, insanlar ve ülkeler hakkında önemli bilgiler verirler.
2. Özellikleri
Gezi yazıları, insanoğlunun yaşadığı yerlerin dışındaki yerleri görme merakından doğmuştur.
Gezi yazılarında anlatılanlar hayal ürünü değil, gerçektir. Gezilip görülen yerler gerçekte olduğu gibi anlatılır.
Yabancı terimler ve kavramlar açıklanarak akıcı, anlaşilır bir dil kullanılmalıdır. Okuyucunun kolay bilgi edinmesi için karşilaştırmalar yapılır.
Gezi yazısında, okuyucu için sıradan olanların ilgi çekici olanlara yer verilmelidir. Gezi yazısı kaleme alacak olan kişinin halkın yaşayışını, gelenek ve göreneklerini, doğa güzelliklerini, anlatabilmesi için çok iyi gözlem yapması gerekir.
Yazarın seçiciliği önemlidir.
Görülen yerin kültür, tabiat zenginlikleri, tarihî özellikleri ve yaşama biçimi hakkında okuyucuya bilgi verilir.Gezi yazılarında tanımlama, betimleme ve açıklamadan yararlanılır.
Dil Bilgisi
Ses Daralması
“a,e” ile biten bir fiilin (eylem) sonuna -yor eki geldiğinde “a,e” harfleri daralıp “ı, i, u, ü” harflerine dönüşür. Bu olaya ses daralması denildiğini hatırlayınız.
Örnekler:

Yanlış
Doğru

gelme-yor
gelmiyor

seve-yor
seviyor

yazma-yor
yazmıyor

gülme-yor
gülmüyor

bulma-yor
bulmuyor

söyle-yor
söylüyor

6. SOHBET (SÖYLEŞI)
1. Tanımı
Konuşup, görüşme anlamına gelir. Makale planıyla, bir söyleşi havası içinde
yazarın kişisel görüş ve düşüncelerini anlattığı yazılara sohbet (söyleşi) denir.
2. Özellikleri
Bir kimse ile konuşur gibi yazılır.
Anlatım, samimî konuşma şeklinde olur.
Günlük sanat olaylarını ve genel konuları ele alır.
Yazarın nükteleri ve içtenliği anlatılanları çekici hâle getirir.
Dil Bilgisi
Ek Olan “-ki” ve Bağlaç Olan “ki”nin Yazımı
Ek olan “-ki”nin sözcüğe birleşik yazılıp ünlü uyumları kurallarına uymadığını; bağlaç olan “ki”nin sözcük olduğu için ayrı yazıldığını hatırlayınız.
Örnekler:
İçindeki kıvılcımın farkına vardı.
Sokaktaki adamda kendini gördü.
Benim basketbol topum bahçede, seninki nerede?
Bana bunları söylemek istedi ki kendini tutamadı. O kadar ki anlatmakla bitiremez. Senin söylediklerini o fark edemez ki.
“dünkü, bugünkü” sözcüklerinin dışında -ki eki ünlü uyumlarına uymaz.
“sokaktaki” sözcüğünde olduğu gibi.
“hâlbuki, sanki, mademki” gibi birkaç örnekte “ki” bağlacı sözcüğe birleşik yazılır.
Ek Olan “-de” ve Bağlaç Olan “de”nin Yazımı
Ek olan “-de”nin sözcüğe birleşik yazıldığını; bağlaç olan “de”nin sözcük olduğu için ayrı yazıldığını hatırlayınız.
Örnekler:
Kalbimde yas var dese de yüzü hep gülüyor, kimseyi inandıramıyordu.
Yağmurda ıslandık.
Ayakta durmak ona zor geldi.
Sizin de bizim gibi düşündüğünüzü sanıyordum. Söylediği sözlere de şaşirdı, yaptığı hareketlere de. Gidip de dönmemek var, gelip de görmemek var.
“-de” bağlacı ünsüz benzeşmesi kuralına uyar “-te, -ta” şeklinde kullanılır.
“Ayakta” sözcüğünde olduğu gibi. Bağlaç olan “de” için böyle bir durum söz konusu değildir. Her zaman “de, da” olarak kullanılır.
Soru Edatı “mi”nin Yazımı
Soru edatı olan “mi” kendisinden önce gelen sözcükten ayrı yazılır. Çünkü cümlede bağımsız bir sözcük olarak değerlendirilir. Kendisinden sonra gelen eklerle de birleşik yazılır.
Örnekler:
Konuşsaydı onu anlar mıydım?
Böyle mi esecekti son günümde bu rüzgâr?
Söyledikleri yalan mı?
7. HABER YAZILARI
1. Tanımı
Toplumda veya tabiatta meydana gelen çesitli olay, durum ve görünümle ilgili bilgi ve duyurulara haber denir. Bu haberlerin halka duyurulması amacıyla hazırlanan yazılara da haber yazıları denir.
Haber kaynakları üçe ayrılır:
Resmî haberler : En etkili kişilerden ögrenilir.
Özel haberler : Halk arasındaki olayların halk tarafından muhabirlere bildirilmesiyle elde edilir.
Ajans haberleri : Dünya olaylarını toplayıp her yana bildiren kurumların verdikleri haberlerdir.
Haber yazıları konularına göre;
Siyasal haber yazıları,
Sanatla ilgili haberler yazıları,
Ekonomiyle ilgili haber yazıları,
Bilimsel ve teknik haber yazıları,
Sosyal haber yazıları,
Spor haber yazıları olmak üzere gruplandırılabilir.
2. Özellikleri
Haber yazılarının günlük ve önemli olması gerekir.
Haberler doğru olmalıdır.
Kolay anlaşilır; akıcı, açık ve duru olmalıdır.
Haber yazıları toplumun büyük bir kısmını ilgilendirmelidir.
Yazan kişi anlattıkları karşisında tarafsız kalmalı, yorumdan kaçınmalıdır.
Yanlış anlaşilmalara yer verecek cümlelerden kaçınılmalıdır.
Anlatılanlar ilgi çekici olmalıdır.

5N 1K (ne, niçin, nasıl, nerede, ne zaman, kim) ifadesi haber yazıları oluşturmada önemlidir. Haber yazıları, 5N lK’da yer alan sorulara verilen cevaplarla genişler.
Dil Bilgisi
Noktalama İşaretleri
Nokta (.)
a. Cümle sonunda yer alır.
Teslime’nin İbrahim Erdem’i sevdiğini biliyorum.
b. Kısaltmalarda kullanılır.
vb. , T.C. , Prof. Dr.
TBMM, TDK, MEB, AB, TÜBİTAK gibi kısaltmalarda nokta işareti kullanılmaz.
c. Sayılarda sırayı belirtir.
I. Dünya Savaşi, IV. Murat, 10. ögrenci
d. Tarih yazımında kullanılır.
10.03.2005
Virgül (,)
a. Eş görevli sözcük, sözcük grupları ve cümleleri birbirinden ayırmak için kullanılır.
Matematik, fen, fizik, biyoloji gibi sayısal derslere ilgi duydu.
b. Cümle içindeki ara sözleri ve ara cümleleri ayırmak için kullanılır.
Beklenmedik bir anda, bunu bilmeliydik, çikip geldi.
c. Hitap sözcüğünden sonra kullanılır.
Sevgili dostum, yine kalbini kırdım değil mi?
d. “evet, hayır, yok” gibi sözcüklerden sonra kullanılır.
Evet, bu sözleri duymak beni gerçekten mutlu etti.
e. Cümlede özellikle vurgulanması gereken sözcükten sonra kullanılır.
Cem, Semih’e bu sözleri söylemiş olamaz.

Noktalı Virgül (
a. Bağlı cümleleri ayırmak için kullanılır.
Kitaplar kısa sürede okunur; raflara yerleştirilir.
b. Virgülle sıralanmış grupları ayırmak için kullanılır.
Yaban, Çalikusu, Ateşten Gömlek roman; Yüz Akı, Diyet hikâye; Hemşirem İçin şiirdir.
c. “ama, fakat” gibi iki cümleyi birbirine bağlayan edatlardan önce kullanılır.
Bugün Ankara’ya yağmur yağmış; ama biz görmedik.
İki Nokta (
a. Örneklerden önce kullanılır.
Kişi zamirleri şunlardır: ben, sen, o, biz, siz, onlar.
b. Açıklaması yapılacak cümlenin sonunda kullanılır.
Mutluluklarını gölgeleyen bir şey vardı: Ayrılık.
c. Konuşma metinlerinde konuşan kişilerden sonra kullanılır.
Babam:
Hoş geldiniz. Mustafa:
Teşekkür ederim.
Örnekler ve açıklamalar dışında iki nokta işaretinden sonra büyük harfle başlanır.

Üç Nokta (…)
a. Bitmemiş, yarım kalmış cümlenin sonunda kullanılır.
Ümit Can’ın da söyleyecek sözleri vardı ki…
b. Söylenmek istenmeyen söz yerine kullanılır.
Sonunda G… ile görüşüp bir yarışma düzenlenmesine karar verildi.
c. Alıntılarda atlanan yerleri göstermek için kullanılır.
“…
kitaplarını masanın üzerine bırakıp pencerenin yanında duran sandalyeyi getirdi. Yavaşça oturup kimseye selam vermedi.”
Soru İşareti (?)
a. Soru anlamı taşiyan cümlelerden sonra kullanılır.
Bu sorunun cevabını biliyor musunuz?
b. Cümle içerisinde bilinmeyin bir ifade, yer, tarih vb. için kullanılır.
Muhsin Efendi, 1412 – ? yılları arasında Horasan’da yaşadı.

Ünlem İşareti (!)
a. Heyecan ifade eden (sevinç, korku, hayret, acı vb.) sözcük ve cümlelerden sonra
kullanılır.
“İmdat!” diye bir ses işitti.
b. İfadeye alay anlamı katmak için kullanılır.
Bu yıl çok ders çalisacak (!) Derslerinin hepsinden yüksek notlar alacakmış (!)
c. Hitaplarda kullanılır.
Ey Türk Gençliği!
Tırnak İşareti (” “)
a. Başkasına ait aktarılan sözler tırnak işareti içerisinde gösterilir.
“Sen dinlenmeden iyileşemezsin.” dedi.
b. Cümlede vurgulanmak istenen söz veya söz grupları tırnak işareti içerisinde gösterilir.
Bu sorunu çözmek için “Açık Ögretim Lisesi Müdürlüğüne” bir dilekçe yazınız.
Kesme İşareti (,)
a. Özel isimlere gelen çekim eklerinden önce kullanılır.
Aydın’ın mezuniyet törenine gidemedik.
b. Kısaltmalara getirilen ekleri ayırmak için kullanılır.
AB’ye uyum süreci uzun zaman alacak.
c. Sayılardan sonra gelen ekleri ayırmak için kullanılır.
Okula 12′nci ögrenci olarak kaydoldum.
Özel isimlerden sonra gelen yapım eklerinden önce kesme işareti kullanılmaz.
İstanbullu örneginde olduğu gibi.
Konuşma Çizgisi (-)
Konuşma cümlelerinden önce kullanılır. Küçük kız elini uzattı:
Haydi tut.
Neden?
Barışmak için.
Birleştirme Çizgisi (-)
Cümle içerisindeki ara söz veya cümleleri ayırmak için kullanılır.
Görenler hayret ederdi. Arabasına kimse eski diyemezdi. Bu araba – dede yadigârı -onunla bütünleşmişti.

8. FIKRA
1. Tanımı
a. Gazetelerde; güncel, önemli, özelligi olan konuları belgelendirme gereği duymadan dşisel bir görüş olarak açıklayan kısa yazılardır.
b. Bir tür küçük hikâyedir. Olaya dayalı bir anlatımı vardır. Hayattan alınan gülünç olaylar ile soyut konular işlenir. Olaylar bizi güldürürken eğitir. İnsanlar arasındaki çatismalar konu edilir.
.2. Özellikleri
Her konuda fıkra yazılabilir.
Güncel, siyasal, toplumsal sorunlarla ilgili yazılardır. Siyasal ve toplumsal olaylar anlatılırken belgelere, kanıtlara, aşirı ayrıntıya yer verilmez.
Geniş kitleyi ilgilendiren günlük olaylardan seçilmiş farklı konular ele alınır.
Düşünce ağırlıklıdır.
İddialı ve ispatlayıcı yönü çok yoktur.
Fıkra yazarı, geniş kitlelere seslendiği için dili kolay anlaşilır, açık ve durudur.

Dil Bilgisi
Anlam Kayması
Sözcüğün eski anlamını kaybederek yeni bir anlam kazanmasına anlam kayması denildiğini hatırlayınız.
Örnek:
“ucuz” sözcüğü eskiden “değersiz, kolay” anlamına gelen bir sözcükken zamanla anlam kaymasına uğramış ve bugünkü anlamını kazanmıştır.

Anlam Genişlemesi
Bir sözcüğün ifade ettiği anlamın dışına çikarak kapsamının genişlemesine anlam genişlemesi denildiğini hatırlayınız.
Örnek:
“ödül” sözcüğü dar anlamda yalnızca güreşte başarılı olanlara verileni karşilarken zamanla bütün başarılı durumlar için verileni karşilamak için kullanılan bir sözcük olmuştur.
Anlam Daralması
Bir sözcüğün pek çok anlamı varken bu anlamlardan bazılarını zamanla kaybetmesine anlam daralması denildiğini hatırlayınız.
Örnek:
“oğul” sözcüğü eskiden çocuklar için kullanılan bir söz iken zamanla yalnızca erkek çocuklari için kullanılan bir sözcük hâline gelmiştir. Artık kız çocuklar için ” o ğul” sözcüğü kullanılmamaktadır. Sözcük bu anlamını kaybetmiş ve anlam daralmasına uğramıştır.

9. DENEME
1. Tanımı
Bir yazarın özgürce seçtiği herhangi bir konu üzerinde kesin yargılara varmadan, kişisel görüş ve düşüncelerini serbestçe anlattığı yazılara deneme denir.
Kendisinden önce benzeri yazılar yazılmış olmakla birlikte 16. yüzyılda deneme kavramını ilk kez kullanan Fransız yazarı Montaigne (Monteyn)’dir. Denemeler adını verdiği yazıları, bir edebiyat türünün adı olmakla kalmamış, benzerlerinin de yazılmasına yol açmıştır.
Denemenin Amacı;
Okuyucuyu düşünmeye yöneltmek,
Hayatın gerçeklerini ortaya koymak,
Kültür alanındaki değişme ve gelişmeleri fark ettirmek,
Birey-toplum ilişkisini dile getirmek vb.
Konularına ve Yazılış Amaçlarına Göre Denemeler;
Klasik deneme,
Edebî deneme,
Felsefî deneme,
Eleştirel deneme olmak üzere gruplandırılır.

2. Özellikleri
Denemede konu özgürce seçilir.
İnsanı ve toplumu ilgilendiren her şey (yaşama, ölüm, aşk, sanat, felsefe, din, ahlâk, töre, bilim, siyaset vb.) denemenin konusu olabilir.
Deneme yazarı kendisiyle konuşur gibi yazar.
Dili doğru ve güzel kullanır.
Düşünce ufku geniş ve kendine özgü bilgi birikimine sahiptir.
Kendi duygularının dışında başkalarının düşüncelerine de saygı duyar.
Denemeci ele aldığı konuyu içtenlikle anlatır.
Denemeci, bayağı bir anlatıma inmeden terim ve felsefi kavramların ağırlığından uzak bir üslubu tercih eder.
Denemeci, denemenin sonunda kesin bir yargıya, bir sonuca varmak amacında değildir.
Deneme, herhangi bir konuda düşündürücü, ögretici, inandırıcı ve ufuk açıcıdır.
Deneme rahat okunan bir düşünce yazısıdır.
Denemecinin öne sürülen her düşünce ya da savı doğrulama, kanıtlama gibi bir kaygısı yoktur. Deneme, makale ve eleştiriden bu yönüyle ayrılır.
Deneme yazarı birçok kaynaktan beslenir: Felsefî, sosyolojik, tarihî tema ve olayların yanında bilimsel veriler ve ünlü kişilerin özdeyisleri olabilir. Yine de denemeci seçtiği konuyu farklı bir yaklaşimla işler.
Deneme türünün en eski örneklerini “deneme” terimi daha kullanılmadan önce Eski Yunan ve Latin edebiyatlarında görmekteyiz: Bunlar; Epiktetos’un (Epiktetos) S ohbetler, Eflâtun’un (Eflâtun) Kimi Diyaloglar, Cicero’nun (Çiçero) Kimi Eserleri’dir.

Deneme türünün tarihsel gelişimi nasıl olmuştur?
Deneme türü özellikle Aydınlanma Çaginda (Rönesans) önemli bir gelişme göstermiş, daha sonra özellikle Romantizm akımından (19. yüzyıl) bu yana yaygınlaşarak çagdas edebiyatın en önemli türlerinden biri hâline gelmiştir.

Fransız edebiyatında bu türün kurucusu olan Montaigne, İngiliz edebiyatında Bacon (Beykın) önemli deneme yazarlarıdır.

Deneme türüne özellikle Cumhuriyet Döneminde yakın ilgi gösterilmiştir.
.
Dil Bilgisi
Eş Anlamlı Sözcükler
Yazılışları farklı anlamları aynı olan sözcüklere eş anlamlı sözcükler denildiğini hatırlayınız.
Üzüntü- keder- dert
Beyaz- ak
Eş anlamlı sözcükler her zaman birbirlerinin yerine kullanılmaz.
Örnekler:
“başina dert açmak” deyiminde “baş” sözcüğünün yerine eş anlamlısı olan “kafa” sözcüğünü kullanarak “kafasına dert açmak” şeklinde olamaz.
“kara günler” yerine “siyah günler” denilemez. Eş Sesli Sözcükler
Yazılışları aynı anlamları farklı olan sözcüklere eş sesli sözcükler denildiğini hatırlayınız.
Örnekler:
Bir salkım üzüm için Minnet etmem asmaya Ben o yârdan vazgeçmem Götürseler asmaya
(asma: üzüm çubugu; asma: asılma eylemi) Karşit (Zıt) Anlamlı Sözcükler

Anlam bakımından birbirine karşit olan sözcüklere zıt anlamlı sözcükler denildiğini hatırlayınız.
Örnekler:
Az-çok ince-kalın uzun-kısa aydınlık-karanlık sessizlik-gürültü

10. MAKALE
1. Tanımı
Bir konuda bilgi verirken veya bir gerçeği savunurken, türlü kanıtlardan faydalanan, bunları bilimsel biçimde inceleyen gazete ve dergi yazılarına makale denir.
Gazetenin ilk sayfasının ilk sütununda çikan makaleye başmakale; yazarına da başyazar adı verilir.

Başmakalede, gazetenin tutumuna uygun fikirlerle günlük genel olaylar yer alır.
2. Özellikleri
Makalenin amacı, toplumu ilgilendiren bir düşünceyi geniş halk kitlelerine yaymaktır.
Makaleler, bilgi vermeye ve fikirleri açıklayıp kanıtlamaya çalisan yazılardır.
Temel ögesi düşüncedir.
Bir fikri açıklayıp kanıtlayarak zihinlere aşilamak için yazılır.

Makaleler her konuda yazılabilir (edebiyat ve sanat, sosyal, siyasal, askerlik, din ve ahlâk, tıp ve sağlık, spor, kültür, tarih vb.).
Makale türü, edebiyatımıza Tanzimat Döneminde gazete ile birlikte Batı’dan giren bir türdür. Düşünce yazıları içinde en ağırbaşlı ve en zor olan tür makaledir. Makalenin amacı bilgi vermektir ama bu bilgi ansiklopedik bilgilerden çok farklıdır. Ansiklopedik bilgide, tanıtma, açıklama, sıralama ve kendiliğinden kesinleşmiş olma özellikleri vardır. Oysa makalede kişilik sezinleten bir anlatım, bir yorum ve inandırma eğilimi, bir amaç vardır.
Bilim ve kültür alanında yazılan makaleler, sınırlı bir kültür kesimine ulaşmayı amaçladığından bu makalelerde daha bilimsel bir dil kullanılır.
Gazete ve dergilerdeki makalelerse, geniş halk kitlelerine ulaşmayı amaçladığından yazar, dilini daha açık, daha popüler ve daha anlaşilır bir düzeyde tutar, özel terimler kullanmaktan kaçınır.
Makale yazarı;
Kendi alanında geniş ve köklü bilgiye sahip olmalı,
Sorunlara tarafsız bir gözle bakmalı,
Dili iyi kullanmalı,
Genel kültürü geniş olmalıdır.

Deneme ile makale arasında ne fark vardır?
Denemelerde kişisel düşünce yer alır. Söylenenlerin kanıtlanmasına ihtiyaç duyulmaz. Denemelerde ele alınan konular, kesin sonuçlara bağlanmaz. Makalelerde ise bilgi vermek, bir fikri açıklamak ön plandadır. Düşünce yönü ağır basar; kanıtlamaya ve açıklamaya dayanır. Kesin bir sonuca ulaşmak hedeflenir.

Dil Bilgisi
Sözcük Grupları
Deyimler
Genellikle gerçek anlamlarını kaybederek yeni anlam oluşturan kalıplaşmış söz öbeklerine deyim denildiğini hatırlayınız.

Aklına düşmek Bağrına taş basmak Ayakları yerden kesilmek İğne atsan yere düşmemek Kaçmaktan kovalamaya vakti olmamak

İkilemeler
Anlatımı daha güçlü ifade edebilmek için bir sözcüğün ya aynısını, ya yakın anlamlısını, ya karşit anlamlısını tekrar kullanarak oluşturulan söz öbegine ikileme denildiğini hatırlayınız.
Örnekler:
Beyaz beyaz tomurcuk Yalan yanlış konuşmalar İyi kötü günler

Biri anlamlı biri anlamsız iki sözcüğün de ikileme oluşturabileceğini unutmayınız.
Örnekler:
Yırtık pırtık elbise Çarpik çurpuk bacak

Tamlamalar
İsim tamlamaları ve sıfat tamlamaları da sözcük grupları içerisinde yer almaktadır.
Gülün rengi solmuş. (Belirtili isim tamlaması)
Evin içini çocuk sesleri doldurdu. (Belirtisiz isim tamlaması)
Köye asfalt yol yapıldı. (Takısız isim tamlaması)
Bilgisayarın klavyesinin tuşlarını temizledim. (Zincirleme isim tamlaması)
Keskin sirke küpüne zarar. (Sıfat tamlaması)
Edat Grubu
Edatlarla (için, ile, gibi, beri, üzere vb.) kurulan sözcük gruplarını örneklerle hatırlayınız.
Bu kitap, çocuklara göre değil. Onun kadar dürüst bir insan görmedim. Sabahtan beri ders çalisiyor. Bu mektup senin için yazıldı.
Ünlem Grubu
Ünlemlerle (ay, ey, eyvah, oh vb.) oluşan sözcük gruplarıdır. Örnekler:
Vay be! Bu sözleri o mu söyledi? Ey güzel İstanbul!

Unvan Grubu
Akrabalık sözcükleri ve bir kişinin unvanını bildiren sözcüklerle kurulan söz öbekleridir.
Sorunuza Hasan Bey cevap verecek.
Pakize Teyze, Didim’e tatile gitti.
Erzurumlu Emrah’ın bir şiiri okundu.
Çolak Salih neden çolak olduğunu anlatmak istemedi.
Unvan olan sözcük, bir kişinin mesleği, nereli olduğu, rütbesi veya kişiliği ile ilgili bir sözcük olabilir.